Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Psikanalizimden Anlatıya, Bilinç Akışı Tekniğinden Zaman Algısına- Esra Kara  (Okunma Sayısı 127 defa)
havina
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 428


« : Aralık 20, 2008, 12:15:04 ÖS »

 
   PSİKANALİZİMDEN ANLATIYA,BİLİNÇ AKIŞI TEKNİĞİNDEN ZAMAN ALGISINA       

        Araştırma Görevlisi Esra Kara /Hece-Öykü, Nisan-Mayıs 2008 Sayı:26


 1.Bilinç Akışı Tekniğinin Ortaya Çıkışı ve Psikanalizim-Sanat İlişkisi:

Bilinç akışı tekniğinin romanda boy göstermesi, psikolojik romanın gelişmesine paralel olarak yirminci yüzyıla rastlar. Psikolojinin edebiyata armağanı olan bu anlatım tekniği, esas itibariyle Freud'un psikanaliz metoduna ve psikanaliz metodunda kullandığı "serbest çağrışım yöntemi"ne dayanmaktadır. Freud, 19. yüzyıl sonu serpilip gelişen kapitalist toplum insanının psikolojisini incelemekle işe başlamış, kapitalist ekonomi koşulları ve tekelleşmenin oluşturduğu bu insan psikolojisi daha sonra genelleştirilerek, bilime, sanata ve tüm insan değerlerine mal edilmiştir.[1]
 Freud'un tezine göre kişilik, id, ego ve süper egodan oluşur. İd; arzu, istek ve duygularımızın bilinç ve ahlaka aykırı olan yönünüdür. İnsan yaşamında tatmin edilmeyen arzular, gerçekleşmesi hoş karşılanmayacak veya gerçekleştiğinde kişiyi sıkıntıya sokacak istekler, korku ve kıskançlık gibi duygular, süper ego tarafından (yasak, ayıp, saçma, günah… gibi nedenlerle) bastırılarak id'e yani bilinçaltına itilir. Terry Eagleton, id için, doyuma ulaşmayan arzularımızı gönderdiğimiz yer[2] ifadesini kullanmaktadır.
 Freud'un psikanaliz kuramının temelini oluşturan üç öğeden biri olan id, sınırsız arzu ve istekleri; ego, bilinci ve gerçekliği; süper ego ideal olanı ve bireye dayatılan beklentileri temsil eder. Bu bağlamda, id için tez, süper ego için antitez, ego için de sentez kavramı kullanılmaktadır. İd ne kadar sorumsuz ve kuralsız ise, süper ego da o kadar baskıcı ve kuralcıdır; adeta bir denetim mekanizması gibi sürekli id'i denetler. Bu ikisi arasında dengeyi ise ego, yani bilinç sağlar. Eagleton, ego için, dış dünya tarafından tahrip edilen, süperegonun zalim azarlarıyla sersemleyen, id'in aç gözlü, doymak bilmez taleplerinin istilasına uğramış, acınası, güçsüz bir kendiliktir der. [3]
 Freud'un ortaya koyduğu psikanaliz metoda göre, ruhsal açıdan mutlu ve sağlıklı olmayı başaranlar, id ve süper ego arasında dengeyi sağlayabilmiş, yani senteze ulaşabilmiş olanlardır. Çünkü bilinç düzeyine çıkan ve burada bir takım engellemelerle karşılaşıp bilinçaltına (id'e) gönderilen dürtüler, bilinç düzeyine çıkmak için her an bir fırsat bekler. Bastırılan dürtü ve arzuların, kişinin kontrolü dışında açığa çıkması; bir başka ifadeyle bilincin, id ve süper ego arasında dengeyi kaybetmesi ise nevrozu oluşturur.
 Freud, nevroza sebep olan bilinçaltı etkenlerini açığa çıkarmak için, bilinç akışı tekniğinin de temelini oluşturan "serbest çağırışım yöntemi"ni kullanır. Bu yöntemin esası şudur: Hasta, doktoru görmeyecek şekilde uzanır ve aklına gelenleri olduğu gibi ifade eder.[4]Burada amaç, kişinin zihninden geçenleri kesintisiz olarak ve tüm doğallıyla aktarmasını sağlamaktır.
 Freud, sanatı da nevrozla karşılaştırır ve psikanaliz kuramını, sanatçıların yaratım faaliyetini açıklamak için kullanır. Hatta sanat eserlerine eğilmekle, bu yöntemin nasıl uygulanabileceğini gösteren ilk örnekleri yine kendisi vermiştir.[5]Nasıl ki, bilinçaltına itilen dürtüler, yani id ile bunları bastırmaya çalışan süper ego arasında dengeyi kaybetmek nevrozu oluşturuyor ve sıradan insanlarda bu durum davranış bozuklukları (dil sürçmeleri, hafıza boşlukları, beceriksizlikler, yanlış okumalar, nesneleri yanlış yerlere koymalar [6]) olarak ortaya çıkıyorsa, sanatçıdaki nevroz hali de "yaratım" yani "sanat eseri" olarak ortaya çıkar. Çünkü bu teze göre, sanatçı da bir ruh hastasına yakın sayılmaktadır ve o da gerçek dünyada tatmin edemediği isteklerle doludur.[7]
 Freud, sanatçıdaki nevroz halini şöyle açıklar: "Onur, zenginlik, ün kazanmak, yükselmek ve kadınların sevgisini elde etmek ister, ama bu zevklere ulaşma araçlarından yoksundur. Böylece o da, özlemi yerine getirilmemiş herhangi biri gibi gerçeklikten uzaklaşarak bütün ilgisini ve libidosunu isteklerinin hayal dünyasında yaratılmasına aktarır. Bu da kolayca nevroza yol açabilir."[8]Burada Freud, sanatçının aynı nevrotik bir hasta gibi, güçlü içgüdüsel ihtiyaçların baskısı altında gerçeklikten kaçarak hayal âlemine ve fantezilere sığındığını kasteder. Ama diğer hayalcilerden farklı olarak, sanatçı kendi gündüz düşlerini başkalarına kabul ettirebilecek şekilde işlemesini, şekillendirmesini ve yumuşatmasını bilir.[9]
 Freud'un takipçisi olan Wellek ve Warren de, edebiyat dehasının temelinde nevrozdan psikoza dek uzanan bir deliliğin yattığını söylerler. Hatta Warren, yazarların çoğunun nevrozunu tedavi ettirmekten kaçındıklarını ve topluma uyum sağlayan, yani iyileşen sanatçının artık ürün veremeyeceğini ileri sürer.[10]


 2.Bilinç Akışı Tekniği, Anlatı ve Anlatıcı Sorunsalı:
 
Freud'un, 19. yüzyıl sonu serpilip gelişen kapitalist toplum insanının psikolojisini incelemek için geliştirip, daha sonra da sanatçının yaratım faaliyetini açıklamak için başvurduğu psikanalist metot, edebiyata "bilinç akışı anlatım tekniği" olarak yansır.
 İnsan ruhunun derin ve karmaşık yapısının gizemi, değişen sosyal ve ekonomik koşulların yarattığı stres ve bu stresin birey üzerindeki ruhsal ve psikolojik etkilerinin incelenmesi gibi ihtiyaçlar, psikoloji biliminin gelişmesinde önemli bir etken olmuş; eserlerinde insan ruhunun komplex yapısını yansıtmak ya da dış çevrenin birey üzerinde yarattığı psikolojik baskıyı işlemek isteyen yazarlar da, psikoloji biliminin sağladığı imkan ve argümanlardan yararlanarak psikolojik romanın doğuşuna zemin hazırlamışlardır.
 Psikolojinin ve psikolojik romanın gelişimi, psikanaliz tedavide kullanılan ve "serbest çağrışım yöntemi"ne dayanan bilinç akışı tekniğini, bir anlatım biçimi olarak edebiyata kazandırır. Gürsel Aytaç, modern romanın temellerini sıraladığı "Bugünkü Türk Romanında Anlatım Tekniği" başlıklı yazısında, ilk sırayı "yeni bir zaman" yani "görece zaman" anlayışına, ikinci sırayı da "bilinç akımı" ve "iç monolog" anlatım tekniklerinin kullanılmasına verir.[11]Bilinç akışı anlatım tekniğini "yeni bir zaman", diğer bir ifadeyle "görece zaman" anlayışından ayrı düşünmek olanaksız olduğundan, bu iki madde bir bütün olarak da düşünülebilir.
 "Bilinç akışı" tekniği, genellikle "iç çözümleme" ve "iç konuşma" tekniği ile karıştırılmaktadır. Berna Moran bu noktaya dikkat çekerek, farklılığı şöyle açıklar: İç çözümleme "anlatıcı-yazarın araya girerek kahramanın duygularını, düşüncelerini okura aktarması"dır. İç konuşmada ise "yazar aradan çekilir, aktarma görevini bırakır; okura roman kişisinin zihnini bir sinema gibi seyrettirir."[12]İç konuşma ve bilinç akışı tekniği neredeyse aynıymış gibi görünür, ancak "iç konuşma gramer bakımından düzgün, sentaks kurallarına uygun cümlelerle yapılan sessiz bir konuşmadır. Ve düşünceler arasında mantıksal bir bağ vardır. Bilinç akımında ise karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Ayrıca gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar, imgeler de yer alabilir".[13]
 Mehmet Tekin, bilinç akışını bireyin duygu ve düşüncelerinin, seri fakat düzensiz olarak şekillenen bir iç konuşma halinde verilmesi[14]olarak tanımlarken; Nejla Aytür, bilinçle bilinçaltının sınırındaki düşüncenin yazıya aktarılmasından oluşan bir dil[15], Berna Moran da roman kişisinin kafasının içini okura doğrudan doğruya seyrettiren bir teknik[16]olarak tanımlar. "Yüksek sesle düşünmek"[17] şeklinde ifade edebileceğimiz bilinç akışı tekniği, yapılan tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere, kahramanın bilinç ve bilinçaltı dünyasını olduğu gibi okura sunmayı amaçlar. Bu durum, yazarın gerektiğinde dilbilgisi kurallarını dahi alt üst ederek, serbest çağrışımlara yönelmesine ve anlatıda gerçekle hayalin, geçmişle şimdiki zamanın, iç hesaplaşmalarla gerçek hayattaki diyalogların birbiri içine girmesine sebep olur. Hatta dışa yansıtmada doğallığı korumak isteyen bazı romancılar, akışı engellediğini varsayarak noktalama işaretlerini dahi kullanmamıştır.[18]
 Bilinç akışı tekniğinin esası, kahramanın zihninden geçenleri doğrudan ve dolaysız olarak aktarmak olduğundan, anlatıcının anlatı üzerindeki müdahalesi de bir noktaya kadar sıfırlanmış olur. Bu açıdan, bilinç akışı tekniğinin yaygınlık kazanmasının ve yazarlar tarafından rağbet görmesinin en önemli nedenlerinden biri de yazarın romandaki anlatıcı sorunsalını ortadan kaldırma isteğidir. Çünkü Lukacs'ın ifadesiyle "bu teknik, hem bir anlatım tekniğidir, hem de eserin 'anlatı dokusunu ve kişilerin sunuluşunu' sağlayan bir mekanizmadır."[19]
 Bilindiği üzere, modern romanın en büyük sorunsallarından birisi anlatıcının varlığıdır. Geleneksel roman anlatıcısının her an her saniye okurun karşısına dikilip bilgiler vermesi, kahramanlar ya da olaylar üzerine ahkâm kesmesinin aksine, modern roman anlatıcısı olabildiğince geri plana çekilerek olayları dışarıdan gözlemlemeyi ve okurla eseri baş başa bırakmayı tercih eder. Çünkü, Forster'ın da ifade ettiği gibi öyküde anlatıcının sesini duymak, olsa olsa okuru okuyuculuktan dinleyici durumuna dönüştürür.[20]Bu nedenle ki, modern roman "anlatma" değil "gösterme" ağırlıklıdır ve geleneksel anlatı örneklerine oranla diyologlara daha geniş yer verilir.
 Bilinç akışı tekniğinin anlatıcı sorunsalı açısından bakıldığında en büyük problemi, beraberinde getirdiği "sınırlı bakış açısı"dır. Anlatılan her şeyin, sadece bir kişinin gözünden aktarılması; onun algı ve izlenimlerine, duygu ve düşüncelerine dayandırılarak sunulması her şeyden önce, okuru "taraf olma"ya zorlar. Dahası, olayları geniş perspektifle algılayıp değerlendirmesine de engel olur. Ancak, olumlu tarafından bakılacak olursa, şöyle bir avantajından söz edilebilir: Bu sayede okuyucu-karakter özdeşleşmesi daha kolay sağlanır.[21]


 3. Yeni Zaman Anlayışının Doğuşu ve Bilinç Akışı Tekniğinde Zaman Algısı:

Modern anlatının doğuşuna zemin hazırlayan "modernleşme", yeni bir zaman anlayışını da beraberinde getirir. Modernleşme öncesinde zaman, teoloji eksenlidir ve bölünmemiştir. Modernleşme sonrasında ise zaman parçalanır ve salise, saniye, saat, gün, hafta, ay, yıl, yüzyıl şeklinde bölümlere ayrılır.[22]Ancak bu bölümlenme geçmiş, hal ve gelecek şeklinde bir bölümlenme değildir. Buradaki ayrımın temelinde "birey" ve "bireyin keşfi" yatmaktadır. Mehmet Tekin, 17. yüzyıldan itibaren birey merkezli "modern roman"ın filizlenmeye başladığını ve buna paralel olarak da "saat" gerçeğinin gündeme geldiğini söyler.[23]
 Yalnız modernleşmenin değil, insan psikolojisi üzerinde yapılan araştırmaların da, yeni zaman anlayışının doğuşunda önemli rolü olmuştur. Jung, Adler ve Freud gibi bilim adamlarının araştırmaları sonucu; insanın psikolojik açıdan "basit" ve "statik" değil, "karmaşık" ve "dinamik" bir yapıya sahip olduğu anlaşılmış; başka bir deyişle, "kronolojik zaman" anlayışı yerine "psikolojik zaman" anlayışı belirmiş, insanın bu karmaşık dünyasının hakkıyla anlatılabilmesi için de, zamanın "iç içe" kullanılması zorunluluğu doğmuştur. [24]  Bu "yeni zaman" anlayışının en iyi temsilcilerinden olan Virginia Woolf'un anlatım tarzı da "mana birliği seviyesinde iki ayrı zaman diliminin iç içe girmesi"[25]şeklinde tanımlanmaktadır.
 Modern zaman anlayışının doğuşunda etkili olan bir diğer önemli faktör de, Bergson'un zaman felsefesidir. Bilindiği gibi, Bergson zamanı "devamlılık" fikri ile izah eder. Ona göre, zamanın "durağan" değil, "dinamik" bir yapısı vardır. Bu nedenle de "an"lar değil, anların yarattığı "devamlılık" önemlidir. Bu anlayışa göre, geçmiş ve gelecek "hal"de toplanmış, yani "iç içe" girmiştir.
 Anlatı açısından değerlendirecek olursak, geleneksel anlatıdaki zaman anlayışı ile modern anlatıdaki zaman anlayışı birbirinden tamamen farklıdır. Geleneksel anlatıda zaman, olayların oluş sırasına göre verilmesidir. Dolayısıyla, hikâyenin başlangıç, gelişme ve sonuç evreleri kronolojik bir çizgi izler. Olayları şablonize etmede zaman adeta bir aracı vazifesi görür. Başka bir deyişle, geleneksel anlatılarda zaman, vaka'nın zihinlere taşınması için adeta bir araçtır.[26]Bu nedenle olacak ki, geleneksel anlatıda, hikâye olayların zaman sırasına göre anlatılması olarak tanımlanmaktadır. [27]
 Modern anlatıda zaman, başlı başına bir kurgu sorunudur. Tekin'in ifadesiyle; geleneksel anlatıda anlatıcı, anlatısını 'olay' ağırlıklı kurmakta ve zamana tasarrufta keyfi bir tutum takınmaktaydı. Onun zamana tasarrufu, modern romancının zamana tasarrufunun çok uzağındaydı. O, zamanı bir kurgu sorunu olarak görmüyordu; zaman, olayların 'sahihliğini' sağlamak için arada bir hatırlatılan soyut bir değerdi.[28]
 Rasim Özdenören, geleneksel anlatıcının zamanı nasıl ele aldığını şöyle açıklar: "Zaman; geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman olarak adeta kesin kategoriler halinde belirir. Birinden diğerine geçişin kuralları vardır, yazar, bir zamandan ötekine geçerken genellikle bunu okuyucuya açıklar."[29]Oysa modern anlatıda, bu geçişleri yakalamak okurun işidir ve anlatıcı-yazar mümkün olduğunca geri plana çekilir.  Kimi Yeni Romancılar geleneksel anlatı anlayışını benimsemeyerek, dizimsel zamanı bilinçli olarak bozmuş ya da olayların gelişimindeki kronolojik sırayı değiştirmiştir. Bu durumda okurun, okuma eylemine etkin katkısı her zamankinden daha fazla gerekmektedir; bu açıdan okur, dil içi göndergeleri (ve göstergeleri) kullanarak, anlatının söylemsel içyapısından yola çıkarak, zamanı yeni baştan kendisi kurgulamak zorunda kalır.[30]Dolayısıyla geleneksel anlatı okuru ile modern anlatı okuru arasında da bir ayrıma gidilmiş olur.
 Freud'un, bilinç ve bilinçaltını keşfi ile çağdaş roman, zaman ve mekan boyutları dışında yeni bir boyut daha kazanmıştır: bilinç.[31]Bilinç "genel olarak, insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen yeti; zihnin kendi içeriklerinin farkında olduğu, içebakış yoluyla bilinen, duyumları, algıları ve anıları ihtiva eden bölümü"dür[32]
 Bilinç akışı tekniğinde, yukarıda da belirttiğimiz gibi, "iç içe geçmiş" bir zaman algısı söz konusudur. Bunun nedenini, Özdenören şöyle açıklar: "bilinç hem kendi ân içinde yaşar, hem aynı ânda geriye (geçmişe) doğru tasarımlarda bulunur, aynı zamanda, çevreyle, eşyayla da münasebet halindedir."[33] Zaman olgusu; "fiziksel", "süredizimsel" ve "dilsel" zaman olarak üçe ayrılmaktadır.[34]Geleneksel anlatı, "önce-sonra karşıtlığı"na dayanan "süredizimsel zaman"ı temel alır. Modern anlatı ve özellikle bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı anlatılar ise, "göreceli olarak algılanan", "bireyin algısına göre alımlanan" "fiziksel zaman"ı kullanır.
 Bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı anlatılarda, zaman seri halde akmaz. Roman ya da hikâye boyunca, bir saat ya da bir gün gibi oldukça kısa sayılabilecek süreler ele alınır. Çünkü tüm zamanlar (geçmiş, gelecek ve şimdi), o kısacık anlarda iç içe girmiştir. Necip Tosun'un ifadesiyle, bu yaklaşımda, olaylardan çok izlenimlere, bedenden çok ruha, genişlemek/çoğaltmaktan çok derinliğe, yaşantı zenginliğinden çok deneyimlere önem verilir.[35]  Sonuç Yerine:
 Bilinç akışı, Freud'un psikanaliz alanındaki araştırmalarının edebiyata uyarlanmasından doğan bir anlatım tekniğidir. Tekniğin gelişip yaygınlaşmasının nedenlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:
 1. Psikoloji biliminin gelişmesi ve eserlerinde insan ruhunun komplex yapısını yansıtmak ya da dış çevrenin birey üzerinde yarattığı psikolojik baskıyı işlemek isteyen yazarların, psikoloji biliminin sağladığı imkân ve argümanları kullanarak psikolojik romanın doğuşuna zemin hazırlamaları.
 2. Bireyin keşfi (bireyin her şeyi değiştirebilecek bir güç olarak ortaya çıkışı ve mekanik bir araç değil, duyan, düşünen, sorgulayan bir varlık olarak değer kazanması).
 3. Modernleşme ve beraberinde gelen yeni roman anlayışı.
 4. Bilinç akışı tekniğinin, kahramanın zihninden geçenlerin doğrudan yazıya aktarılmasına dayanması ve bu bağlamda anlatıcı sorunsalının ortadan kalkması.
 Bilinç akışı tekniğinde zaman algısına son kez değinecek olursak; bu teknik, alışılmış sınıflandırmaların (geçmiş, hal, gelecek) dışında, yeni bir zaman anlayışını beraberinde getirir. Bu anlayışa göre, kişinin geçmişi ve geleceği yaşadığı an'da iç içe girmiştir. Bu nedenle, bilinç akışı tekniği ile kaleme alınmış anlatılarda yıllar, aylar ve haftalar gibi uzun zaman dilimleri kullanılmaz. Roman ya da hikâyede anlatılan olaylar belki bir gün, bir saat ya da birkaç dakika içinde geçmektedir. Bu kısa zaman dilimi içinde, kişinin geçmişine dair izlenimler, bilinçaltına ittiği dürtüler ya da unutmaya çalıştığı olaylar; geleceğe dair beklentiler, umutlar ve o an içinde yaşadığı koşulların yarattığı çağrışımlar iç içe girmiş haldedir. Tüm bunlar, düzensiz ve seri bir halde kişinin zihninden geçmekte, anlatıcı-yazar da bunları olduğu gibi kâğıda geçirmektedir.



[1]Ataman Tangör, "Freud'culuğun Sanata Yansıması ve Eleştiri", Yazko Edebiyat Dergisi, Mayıs 1981, Sayı:7, s.84.
[2]Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı (Giriş), (Çev. Tuncar Birkan), Ayrıntı Yay., İst.2004, s.190.
[3]Terry Eagleton, a.g.e., s.199.
[4]Halûk Sunat, "Freud, Psikanaliz, Yaratma Süreçleri", Milliyet Sanat, Sayı:479, 1 Mayıs 2000, s.5.
[5]Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, İst.1988, s.135.
[6]Terry Eagleton, a.g.e., s.196.
[7]Berna Moran, a.g.e., s.134.
[8]Berna Moran, a.g.e., s.134.
[9]Terry Eagleton, a.g.e., s.219.
[10]Ataman Tangör, a.g.m., s.85.
[11]Gürsel Aytaç, "Bugünkü Türk Romanında Anlatım Tekniği", Yazko Edebiyat, Kasım 1982, Sayı:25, s.89.
[12]Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yay., İst.2002, s.77.
[13]Berna Moran, a.g.e., s.82.
[14]Mehmet Tekin, Roman Sanatı (Romanın Unsurları) 1, Ötüken Yay., İst.2001, s.269.
[15]Mehmet Tekin, a.g.e., s.269-270.
[16]Berna Moran, a.g.e., s.82.
[17]A. A. Mendilov, "Romanda Şimdiki Zaman", Philip Stevick, Roman Teorisi, (Çev.Sevim Kantarcıoğlu), Ank.1988, Gazi Ünv. Yay., s.253.
[18]Mehmet Tekin, a.g.e., s.273.
[19]Mehmet Tekin, a.g.e., s.271.
[20]E.M. Forster, Roman Sanatı, (Çev.: Ünal Aytür), Adam Yay., İst.2001, s.79.
[21]A. A. Mendilov, a.g.m., s.254.
[22]Mehmet Tekin, a.g.e., s.109.
[23]Mehmet Tekin, a.g.e., s.113.
[24]Mehmet Tekin, a.g.e., s.115, 123.
[25]Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Akçağ Yay., Ank.2005, s.124.
[26]Mehmet Tekin, a.g.e., s.112.
[27]Mehmet Tekin, a.g.e., s.119.
[28]Mehmet Tekin, a.g.e., s.111.
[29]Rasim Özdenören, Ruhun Malzemeleri, İz Yay., İst.1999, s.96.
[30]Zeynel Kıran-Ayşe (Eziler) Kıran, Yazınsal Okuma Süreçleri, Seçkin Yayınevi, Ank.2000, s.36.
[31]Rasim Özdenören, a.g.e., s.97.
[32]Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Paradigma Yay., İst.2000, s.50.
[33]Rasim Özdenören, a.g.e., s.98.
[34]Zeynel Kıran-Ayşe (Eziler) Kıran, a.g.e., s.199.
[35]Necip Tosun, "Modernizmin Eleştirel Dili: Bilinç Akımı",http://tosunnecip.blogcu.com/5495561/

« Son Düzenleme: Aralık 22, 2008, 07:36:21 ÖÖ Gönderen: giraysibel » Logged

Hayatın sırrı sızıda saklı.
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: