Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Umberto Eco’nun sırları- GENÇ BİR ROMANCININ İTİRAFLARI,  (Okunma Sayısı 357 defa)
havina
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 491


« : Kasım 21, 2011, 12:47:46 ÖS »

Umberto Eco’nun sırları

Umberto Eco, yeni kitabı Genç Bir Romancının İtirafları’nda, yaratıcı yazarlığın ne olduğunu tartışmaya açıyor. Kendi roman yazma deneyiminin gizli kalmış yönlerini gösteren İtalyan yazar, okurlarını roman sanatının incelikleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

GENÇ BİR ROMANCININ İTİRAFLARI, UMBERTO ECO, ÇEV.: İLKNUR ÖZDEMİR, KIRMIZI KEDİ, 192 SAYFA, 14,50

1978 yılında, yani henüz bir akademisyenken, Umberto Eco’nun küçük bir yayınevinde çalışan bir arkadaşı, romancı olmayan kimi insanlara yaptığı teklifin bir benzerini ona da yapar. Teklif götürülen diğer kişiler (felsefeciler, sosyologlar, politikacılar) gibi kısa bir polisiye yazacaktır hepi topu. Yaratıcı yazarlıkla ilgilenmediğini, dahası iyi diyaloglar yazamadığını gerekçe göstererek bu teklifi reddeder yazar. Bir akademisyen olarak hayatına devam ederken kendisine yapılan teklifi geri çeviren Eco’nun zihninin roman yazmak için ışıdığı an tam da bu andır aslında. Eve döner, masasının çekmecesindeki çalakalem yazmış olduğu notları bulup çıkarır ve üzerine birtakım keşiş isimlerinin yazılı olduğu kâğıtlara bakar. Bu karalamalar, sonradan yazarının dünyaca tanınmasını sağlayacak Gülün Adı romanının ilk taslağı olarak masanın üzerindeki yerini alır.

“Soldan sağa yazıyorum”

Umberto Eco, yeni kitabı Genç Bir Romancının İtirafları’nda, yaratıcı yazarlığın ne olduğunu tartışmaya açarken, bir yandan okurlarına kendi roman yazma deneyiminin gizli kalmış yönlerini gösteriyor, bir yandan da sonradan epey hırpalayacağı, dahası zaman zaman eğleneceği okurlarını roman sanatı üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu açıdan başlı başına bir itiraflar kitabı değil Genç Bir Romancının İtirafları. Zaman zaman sıralanan kimi özel bilgiler bile yine yazma deneyiminin kendisiyle ilgili. Dünyaca ünlü bir yazarın bazı meselelere nasıl yaklaştığını, gerek kendi gerekse başka yazarların deneyimlerini hangi süzgeçlerden geçirdiğini gösteren, roman sanatındaki kimi hususlara kuramsal bir çerçeveden bakmaya çalışan bir eser.

    Kitabının hemen girişinde, asıl mesleğinin akademisyenlik olduğunu, romancılığının amatörce bir uğraştan ibaret kaldığını söyleyen Eco, kendisi için neden “genç romancı” tanımlamasını yaptığını da (biraz da muzipçe) hemen peşinden açıklama gereği duyuyor. İlk romanı Gülün Adı’nı 1983’te, yani elli yaşındayken yayımlayan Eco, bu “gecikmişlikten” ötürü kendisine genç romancı yakıştırmasında bulunuyor. Dahası kitap boyunca okurlarına fısıldadığı pek çok sırrın yanı sıra yazma deneyimi üzerine çok önemli tespitler de yapıyor. Her yazara er geç sorulan klişe soruyu (“nasıl yazıyorsunuz?”) bile o etkileyici üslubuyla bertaraf ediyor: “Soldan sağa yazıyorum.” Üstelik sadece okurlarıyla eğlense iyi, zaman zaman eleştirmenlerin kendisiyle ilgili yaptığı tespitlere de bıyık altından gülüyor. Gülün Adı’nın parlak bir ilhamın etkisinde yazıldığını, ama kitabın, kavramsal ve dilsel zorlukları yüzünden sadece mutlu bir azınlığa hitap edeceğini belirten eleştirmenlerine de cevap veriyor: 1: “İlham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir.” 2: “Gülün Adı, bütün dünyada en çok satılan kitaplardan biri oldu.”

Bir dünya kurmak

Umberto Eco, kitap boyunca romanını içinde büyüttüğü yıllarda neler yaptığını, kahramanlarına hayat vermek için hangi tekniklere başvurduğunu, kitaplarında öne çıkan mekân algısını sağlamlaştırmak için hangi çalışmaları takip ettiğini, en sonunda da hangi anlatım stratejilerini izlediğini bütün ayrıntılarıyla, zaman zaman bu anlattıklarını romanlarından alıntıladığı bölümler yardımıyla okuruna göstermeye çalışıyor. Eco’nun, bir dünyayı bütün ayrıntılarıyla kurarken izlediği yol bütün yazarlar için ufuk açıcı şüphesiz.

    Eco, ilk romanından sonuncusuna kadar kendisine yön veren saikleri okurlarıyla paylaşırken, kullandığı kimi postmodern tekniklerin doğurduğu imkân ve imkânsızlıklara da dikkati çekiyor. Okur anlayacak mıdır bu teknikleri, metinlerinde bir görünüp bir kaybolan bu imalar zincirini çözebilecek midir? Eğer anlamazlarsa hikâyenin geri kalanının tadına varabilecekler midir? “Bence varabileceklerdir,” diyor Eco, “sadece fazladan bir göz kırpışı görmemiş olacaklar.”

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle göstergebilimin kimi enstrümanlarından yararlanarak kurmaca karakterler üzerine yorumlar yapıyor yazar. Tam da bu noktada kitabının şahsi boyutunu değiştirerek kuramsal bir tartışmanın alanına geçiyor. Ama kitap boyunca bırakmadığı keyifli üslubunu burada da sürdürüyor. Göstergebilimin en temel sorularından birini eğlenceli bir soruyla açıyor: “Sevdiğimiz birinin hayali ölümüne ağlamakla, Anna Karenina’nın ölümüne ağlamak arasında nasıl bir fark vardır?” Kurmacanın mahiyetine ilişkin önemli ontolojik saptamaların yer aldığı bu uzun bölümden sonra, kitabın kanımca en etkileyici bölümlerinden biri başlıyor: “Listelerim”.

Yazarın listeleri

Pek çok iyi romanda mutlaka karşımıza çıkmıştır. Hikâye devam ederken, birden anlamlı ya da anlamsız pek çok nesne ya da kelimeyi arka arkaya sıralayan paragraflar okuruz. Hatta kimi yazarlar önceleri anlatısına dikkat çekmeye çalışırken sonraları bütün bütüne bu listelerden müteşekkil bir dünya yaratmaya soyunurlar. Kimi yazarlarda zaman zaman onlarca sayfayı bulan bu listeler çoğumuza etkili olduğu kadar garip de gelmiştir. Bir çeşit tekrar duygusunu ve kesinlikle ritim duygusunu kaybetmeden sıralanan bu nesneler veya kelimeler yığını ne arar romanda? Ne tür bir işleve sahiptirler?

     “Yazarlar, ya üzerinde çalıştıkları maddelerin sayısı hatırlamalarını zorlaştıracak kadar fazla olduğunda ya da bir dizi nesnenin adı olan sözcüklerin tınısına âşık olduklarında liste yaparlar,” diyor Umberto Eco. Ortaçağ estetiği üzerine doktora tezini hazırlarken Ortaçağ’da sıralamanın ne kadar sevildiğini fark eden yazar, bu listelerin tek gerçek amacının sonsuzluk fikrini ve vesairenin baş döndürücülüğünü iletmesi olduğunu vurguladıktan sonra, yaşı ilerledikçe kimi önemli yazarların listelerini de fark etmeye başladığını belirtiyor. Edebî bir araç olarak romanlarında en azından bir yere bir liste koyduğunu ifade eden Eco, bunun gerekçesini de, ifade edilemeyeni hissetmenin kendisini büyülemesiyle açıklıyor. Yazarın kendisinin de ifade etmekte zorlandığı, bu sebeple bir çeşit büyülenmeyle peş peşe sıraladığı nesneler veya kelimeler bir tür boşluk yarattığı için kimi yazarların çekim alanına giriyordur zaman zaman. Kendi listeleri kadar, Joyce ve Borges’in listelerine de aynı büyülenmişlikle bakıyor Eco ve bu liste merakının altında yatan nedenleri yine başka bazı kavramlarla tartışmaya açıyor.

    Umberto Eco’nun Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nde verdiği konferans metinlerinden derlenen Genç Bir Romancının İtirafları, sadece dünyaca ünlü bir yazarın yazma deneyimini açık etmiyor (kimi sırları kendine sakladığını gizlemiyor yazar), edebi metinlere yeni bir gözle bakmayı da salık veriyor.

2011-10-05
Zaman- kitap zamanı
Muhabir: MEHMET MEHMEDOĞLU
Logged

Sevgili Havina. İçindeki seslerin sahibi de benim, senin sahibin de.
unutma ben senim işte
süheyla
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: