|
havina
|
 |
« : Haziran 23, 2011, 01:41:29 ÖS » |
|
Mehmet Âkif, “edebiyatın bir vatanı olduğuna ve bu nedenle gerek dili gerekse temalarıyla millî olması gerektiğine inanır. Onun edebiyatı edepli olmalı ve fakirin üzerindeki libasa benzemelidir. (Erişirgil 1986: 49) Âkif, sosyal duyarlılığa sahip bir şair olarak, ‘ateşler devri’ diyebileceğimiz millî savaşlar döneminde halka bir kuvvet vermek, uyuyan iradeyi uyandırmak için çocuklara ve gençlere yönelmiş, onların içlerindeki kahramanlığı dışarı çıkarmalarını sağlamaya çalışmıştır.
Bütün olarak çocuklara yönelik olmamakla birlikte şiirlerinin bir kısmında çocukları konu edinmiş ve çocukların ahlaksal gelişmelerine yardımcı olacak şiirler yazmıştır. Âkif, çocukların bir hayat tarzı olarak adaletsizliğe ve eşitsizliğe öfke duyan; millî birliğe bağlı; pozitif ilimlere hâkim olmakla birlikte özünü kaybetmeyen; çağın değerlerini kendi ahlak anlayışına uydurarak yerli bir medeniyet doğurabilen dinamik birer insan olmalarını istemektedir. İleri görüşlü, açık fikirli, bedenen sıhhatli toplumsal bireyler yetiştirmek amacında olan Âkif, “Köse İmam”da söylediği: 'Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar! İhtiyarlar, karılar bir de küçükler; bunlar Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan; Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?' (Safahat, 118) Bu sözlere canı gönülden inanmış, insanı anlamanın yolunun çocuklardan geçtiğini savunmuştur. Âkif, “hüneri ancak samîmiyyeti” (Safahat, 3) olan Safahat’ta çocuklara özel bir önem verir. Onun eserinde çocuk üç türlü görülür:
1. Hikâye Kahramanı Olarak Çocukların Seçildiği Şiirler Mehmet Âkif, halkın içerisinde canlı olarak vardır. Seçtiği kahramanlar da sokağın canlı insanları ve daima çevremizde görebileceğimiz gerçek şahıslardır. Mensur şiirlerinin kahramanlarının çoğunluğunu çocuklar oluşturur. Bu şiirlerde “1880–1930 yılları arasındaki elli yılın problemlerini anlatır” (Uç 2000: 151) ve tematik vurguya göre kahramanına roller biçer. Çocuklar evde, sokakta, okulda çeşitli vesilelerle okuyucunun karşına çıkarlar:
Aile “Başlasın terbiyeniz, âilelerden oğlum. Sâde hürriyeti i’lân ile bir şey çıkmaz; Fikr-i hürriyeti hazm ettiriniz halka biraz” (Safahat, 118) Diyerek, toplumsal huzuru bireylerin şahsında arayan ve sosyal bir kurum olarak aileye çok değer veren Âkif, ailenin gerek eğitim, gerek yetiştirme ve gerekse sosyal hayattaki çarpıklıklarının çocukları olumsuz yönde etkilediğini düşünür. Hem sosyal bir hiciv niteliği taşıyan hem de aile hayatını konu edinen “Meyhane” şiirinde de ailenin çocuk üzerine etkisine değinir. Şiirin çocuk kahramanları Necip ve İffet’in babası, bütün parasını içkiye harcayan, çocukları ile ilgilenmeyen ve onları kötü koşullar altında yaşatan biridir. İffet, “sarhoşun kızı” diye anılmakta ve bu nedenle kimseyle evlenememektedir. Necip ise daha zor durumdadır. Çünkü babası kalfaya para vermediğiiçin okuldan atılır, üstüne üstlük gururu da yaralanmıştır. Üç gün boyunca evde ağlayarak babasını bekler ancak babası gelmez. Anneleri her şeye sabretmesine rağmen oğlunun çok sevdiği okulundan kovulması sabır bardağı taşıran son damla olur. Kadın bir gece yarısı ayyaş kocasını arar ve meyhanede bulur. Orada sarhoşlar içinde derdini anlatmaya çalışır ancak kocası kadına hakaret ederek, herkesin içinde onu boşar. Bunun üzerine kadın bayılır ve “gubarından sönüp gitmiş ocaklar yükselen” (Safahat, 32) meyhane bir ailenin daha çöküşüne neden olur. MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ 874 19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU Akıl Modern bilimlere inanan, aklı kullanmanın gerekliliğinden her zaman bahseden, çalışmayı ve ilerlemeyi insan olmanın bir gereği olarak kabul eden Âkif, iyi vatandaş olmak için aklı yararlı işlerde kullanmak gerektiğinisavunur. Çocuklara gelecek adına sorumluluk yüklemek, onlara güvenmeyi gerektirir. Âkif de çocuklara güvendiğini göstermek için mensur bir hikâyeden yararlanır. Aklın yaşta değil, başta olduğuna ve dilin gücüne dikkati çektiği bu hikâye “Dirvâs”tır. Şam’da Hişam devrinde üç yıllık bir kıtlık olur. Ölüleri dağlarda tepelerde kalan halkınsa artık tahammül kalmamıştır. Kabilelerden heyetler toplanır ve bu heyet Hişam’ın sarayına gitmeye karar verir. Kendilerine sözcü olarak çocuk yaştaki Dirvâs’ı seçerler. Heyeti kabul eden Hişam, olanca yaşlı varken Dirvâs’ın konuşmasına sinirlenir: “Der: Sus a çocuk, büyük dururken, Söz sâdır olur mu hiç küçükten? Dirvâs o zaman kelâmı tekrâr Teshîr ile der: ‘Nedir bu âzâr! Mikyâsı mıdır zekâvetin sin? Dirvâs’ı çocuk mu zannedersin? Bir dinle de sonra gör çocuk mu?” Dirvâs sultanın kendisini dinlediğini görünce cesaretle Hişam’a sorar. “Nerden buldun bu ihtişâmı? Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı? Allâh’ın ise eğer bu servet, Bizler de onun kuluyken, elbet Bir pay talebinde hakkımız var… İnsâf olamaz bu hakkı inkâr. Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl; Ver, etme hukûk-ı gayrı pâmâl. Yok; böyle de olmayıp da kendi Mâlin ise –çünkü fazla- şimdi Bî-vâyelere tasadduk eyle… Dördüncüsü varsa haydi söyle!” (Safahat, 102) Bu sözler karşısında Hişam çok etkilenir ve cevab-ı redde kuvvetinin olmadığını söyler.
Din “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” (Safahat, 402) Diyerek çocuklara dinin yolundan ayrılmamalarını tembihleyen kalem mücahitlerinden Mehmet Akif, Mezarlık şiirinde dinin yatıştırıcı etkisinden ve hayatın hikmetlerinden söz eder. Şair bir gün Eyüp’te dolaşırken yolu mezarlığa düşer. Duygulanarak bir mezar taşının yanında oturur. Derken adeta oradaki sessizliği büyüleyen bir ses duyar. “Servileri vecde getiren, taşlara lisan veren” (Safahat, 39) bu sesin sahibi bir mezarın başında Mülk Sûresi’ni okuyan küçük bir hafızdır. Yanındaki annesi gözyaşları içinde çocuğunu dinlemektedir. Âkif, gördüğü manzara ve duyduğu ses karşısında hayranlığını gizleyemez. Bu güzel sesli küçük çocuk Âkif için hayatın timsalidir. Mezar ise ölümü gösteren bir tablodur. Hayat ile ölümün bu kadar yan yana oluşu şairi derinden etkiler ve bunun yaşayanlar için bir ibret olması gerektiğini düşünür. “Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha. Tezâd-ı kudreti gör: Bak şu levh-i zîrûha!” (Safahat, 40) 19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ 875
Ölüm İnancı çok sağlam bir şair olarak Mehmet Âkif, ölümü sorgulamayan ve ona güzellikleri ile bakmaya çalışan bir şairimizdir. Ecel korkusu, bu hayatta ideali olmayan insanların kârına düşer. Oysa hedeflenen yeni nesil, ölümle birlikte anılacaktır: “ … Çocuklar koşuyor, aç çıplak, Cebheden cebheye arslan gibi hiç durmayarak. Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile; Yüzgöz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyle!” (Safahat, 409) “Âhiret Yolu”, ölümü anlatan bir şiirdir ve ölüm acısının geride kalanlarda görünen tarafı ile ölen için başlayan yeni yolun çelişkisini anlatır. Şiir, eski ve basık tavanlı bir mahalle evinin iç kapısının yanında duran bir tabut için son görevlerin ve duaların yapılışının tasviriyle başlar. Fatiha’nın okunmasından sonra imam helallik ister ve ahali helalliği verir. Bunun ardından ölünün akrabaları ağlaşırken, komşulardan biri beş yaşındaki Remziye’ye babasının öldüğünü söyler.
“Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın, Sevimli bir küçücek kız… Beşinde ancak var. Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar, Zavallının eriyen rûh-i bî-günâhı idi. Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî” (Safahat, 125) Âkif, babasının ölümüyle yetim kalan bu çocuğun gözyaşlarından etkilenir ve ölümün yalnız başına hesaba çekilen ruh kadar, geride kalanlar için de azaplı olduğunu söyler.
Sosyal Hayat Sanat anlayışına paralel olarak toplumdan ve halktan hiç kopmayan Âkif; sokağa, gündelik hayata ve insanlık hallerine dair hemen her durumu ustaca yansıtır ve hatta devrin hayat görüşü ve sosyal hayatı ile ilgili bilgileri, folklorik unsurları da kullanarak bir dekor havasında okuyucuya sunar. Canlı ve parlak tasvirleri ile gerçek bir bayram havasını hissettiren “Bayram” şiirinde çocukların dünyasına giren Âkif, bayramı adeta bir çocuk coşkusu ve sevinci ile okuyucuya aksettirir. Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i can (Safahat, 41) olan bayramda her çehre şen ve mutludur. Âkif, bayramın ilk günü hava uygun olmadığı için dışarı çıkmamış, ikinci gün havanın açılması ile Fatih’e gitmek, hem oradaki hareketi görmek hem de arkadaşlarını ziyaret etmek istemiştir. Fatih’te bayramların çok eğlenceli olduğundan bahseden Âkif, o dönemin bayram kutlamalarıyla ilgili olarak çeşitli bilgiler sunar. “Gelin de bayramı Fâtih’te seyredin, zîrâ Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ, Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan, Asırlar ölçüsü boy boy asâlı nesle kadar, Büyük küçük bütün efrâd-ı belde hepsi de var Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar. Biraz gidin: Kocaman bir çadır… Önünde bütün, Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var? ‘Caponya’dan gelen, insan suratlı bir canavar!’ Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin Diyor: ‘Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin.’ … Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldakçılar, Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar; MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ 876 19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU … Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe, Çocukların tarafındaydı en çok eğlence” (Safahat, 42–43) Çünkü annelerinin yanında süslenip de bayram alana gelen mini mini çocuklar, bayram alanını başka bir sevinç şenliğine çevirmekte ve insanlara bayram tadını tam manasıyla hissettirmektedirler. Halkı ve devrin sosyal hayatını canlı biçimde aksettiren bu şiirde Âkif, çocukların edebiyatında sıklıkla yer eden bir halk kültürü ürünü olarak tekerlemeden de faydalanır: “Deniz dalgasız olmaz, Gönül sevdasız olmaz, Yâri güzel olanın Başı belâsız olmaz! Haydindi mini mini mâşallah Kavuşuruz inşâllah…” (Safahat, 44) Şiirin sosyal mesajı son kısımda gelir. Yaşlı bir kadının yanında gür kaşlı, uzunca saçlı, güzelce bir kız çocuğu ağlamaktadır. Ninesine “evlat belası” olan bu yetim kız da diğer çocuklar gibi salıncağa binmek istemektedir. Ancak paraları olmadığından ninesi salıncakçıdan onu bedava bindirmesini ister. Salıncakçı bu teklifi kabul eder ve yaşlı kadın sevinerek salıncakçıya dualarda bulunur. Şiirleri genelde mutsuz sonla biten Âkif’in kahramanlarını acımasızlarla karşılaştırdığını söyleyebilecekken, bu şiirde yetim kız da mutlu olmuştur. Çünkü bayram şiirinde bir çocuğun ağlamasına şairimizin gönlü razı olmamıştır. “Âmin Alayı”, şiirinde gündelik hayata dair bir törenden bahsedilir. Okula yeni başlayan çocukların mekteplerine alışmaları için yaptıkları bir uygulama olarak adlandırabileceğimiz Âmin Alayı’nı Âkif, oldukça canlı biçimde tasvir etmiş ve yine çocukların istikbali taşıyacaklarına olan inancını tekrarlamıştır. Şiirde, alayın en önünde rahlesi kucağında bulunan dokuz yaşında melek yüzlü bir çocuk vardır. Onu bir faytonda gelen iki güzel çocuk izlemektedir. Onların arkasından da kalabalık bir çocuk grubu şiire girer. Çocuklar zaman zaman vecd içinde ilahiler söylemektedirler ve bu ilahiler o kadar güzeldir ki melekler gökyüzünden onlara âminleri ile eşlik etmektedirler. Bu öyle bir gençlik kervanıdır ki geleceğe uzanmaktadır, bu nedenle de önünde ne geçmiş ne de bugün duramayacaktır. Halk onların yanında olmalı, ilerleyişlerini seyretmeli ve desteklemelidir. Çünkü bu ağlayan millete istikbal yolunu bu gül simalı çocuklar açacaktır. “Bu bir ketîbe-i ma’sûmedir ki, ey millet: Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında; Bu bir cenâh ki: Âtîde bir ufak hareket Yapıp cihanları oynatmak iktidarında Gelir de saye-i imdad-ı Hak’ta bir gün bu, Girer diyâr-ı meâliye doğrudan doğru Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu” (Safahat, 132) Bu başlık altında değerlendirebileceğimiz bir diğer şiir “Hürriyet”tir. Meşrutiyet’in ilanından iki gün sonrasının gözlemlerine ve şairin geleceğe dair umutlarına dayanan bu şiirde Âkif, kurtuluş olarak gördüğü yeni nesle ilerlemelerini öğütler. Şiirin ilk bendinde beyaz entarisiyle bir kız çocuğunun, hürriyeti kuşanarak şafağı bile neşelendirdiğini anlatır. İkinci bentte de “tostopaç ve afacan” bir oğlan çocuğu, kabına sığamamakta ve istikbal bayrağını sevinçle taşımaktadır. Melâl devri artık geçmiştir ve istikbal fethedilecektir. Babaları Yemen’de olan bu iki kardeşe dedeleri seslenir. Çocuklar sevinçle koşmaktadır. Okuldan çıkan her çocuk yaşasın sesleriyle elinde bir hürriyet meşalesi taşımaktadır. Ahmet ve kardeşi de buna heveslenmiş, o çocukların yanına gitmektedir. “Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet, Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey Okunup her köşe çın çın ötüyor… hey gidi hey Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün Şu sokaklarda bugün dalgalanan ruhu görün” (Safahat, 82) 19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ 877
Toplumsal Eleştiri Toplumdan özellikle gençlikten çok umutlu olmasına rağmen “büyük medeniyetler tesis etmiş olan bir milletin mazisi ile hali arasındaki farklılıklar, Âkif’e zaman zaman kızgın ve bezgin adam eleştirileri yaptırır. Âkif gayretsiz, himmetsiz kişiye ve topluma kızar, vazifesini yerine getirmesi için eleştirir. Çözülen hatta ölen ‘millet-i merhume’yi diriltmek ister.” (Uç 2000: 153) Bu nedenle de toplumsal eleştiriye sıklıkla yönelir. Eğitim ve toplum hayatına dair yazdığı, çocuk kahramanlı şiirlerinden ilki şairin Halkalı Ziraat Mektebi’nde öğretmen iken bizzat şahit olduğu acıklı bir olaya dayanır. Âkif, “Hasta” şiirinde verem hastası olan, kimsesiz Ahmet’in macerasını hikâye eder ve şiirin başında verdiği açıklama ile de bunun gerçek bir vaka olduğunu belirtir. Ahmet’in anne ve babası o çok küçükken ölmüştür ve geride kalan tek yakını olan küçük kardeşi de abisinin okuyup, evlerine bakmasını beklemektedir. Oysa ciğerleri çürümüş olan Ahmet, artık yaşam şansını da kaybetmiştir. Şiirin ilk tenkidi doktorlara gelir. Dikkatli tetkikler yapmadan, hatta hastayı soymadan dinleyerek şifahî biçimde hastalık tespit eden doktora Âkif: “ - Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz; Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz. Sâde bir nezle-i sedriyye mi illet? Nerde! Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde” (Safahat,.9) Diyerek çıkışır. Bunun üzerine doktor çocuğu çağırır ve Ahmet, “Rengi uçmuş yüzünün, gözler çökmüş içeri; Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri. O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış; Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış! Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb; O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bît’ab! O dudaklar morarıp kavramış artık derisi; Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi! Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı; İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı” (Safahat, 10) bir halde içeri girer. Doktor teşhisi verem olarak koyar ve çocuğun, tebdil-i hava bahane edilerek okuldan uzaklaştırılmasına karar verilir. Bu acımasızlığa da okuldaki çocukların sağlığı bahane edilir. Ahmet, üç yılını geçirdiği okulundan öleceği için gönderileceğini anlar ve durumunu sitemli bir tevekkülle kabul eder. Ahmet, hayatın acımasızlığı ile yıkılmış ve umutlarını kaybetmiş bir hâlde, iki vicdanlı arkadaşı tarafından istasyona giden bir faytona bindirilir. Hasta, herkese ve her şeye küskün olarak, kendisine ölmek için bir yer vereceklerinden emin olduğu Gureba’ya gitmeye karar verir. Sosyal bir eleştiri olarak değerlendirebileceğimiz ikinci şiir “Küfe”dir. Şair İstanbul’un kirli sokaklarından şikâyet ederek yürürken, bir çocuğun hırsla yerdeki küfeyi tekmelediğini görür. Adının Hasan olduğunu öğrendiğimiz bu çocuğun babası sekiz yıl bu küfe ile hamallık yapmış, daha sonra ölmüştür. Annesi oğluna tavsiyeler verir. Şair de çocuğa nasihat etmeye çalışır. Ancak hayatın hıncını küfeden çıkaran Hasan’a ne annesinin ne de şairin tavsiyeleri kâr etmektedir. Kaderi babası gibi hamallık yapmak olan Hasan, hayata karşı tepkilidir. Şair bu genci unutup hayatına devam eder. Derken bir gün Fatih’te kızını gezdirirken, Hasan’ı ihtiyar bir adamın yanında hamallık yaparken görür. Çocuğun bu hali şaire çok dokunur ve bir kıyaslamaya girişir. Okuldan çıkan çocuklar evlerine neşe içinde giderlerken ve biraz sonra belki de oyunlarına koşacaklarken, küçük yaşta ailesinin sorumluluğunu yüklenen bu zavallı çocuk “cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…” (Safahat, 75) bir biçimde uzun yıllar o küfeyi taşımaya devam edecektir.
|