Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Safahat'ın Çocukları- Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu- Dilek Çetintaş  (Okunma Sayısı 851 defa)
havina
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 491


« : Haziran 23, 2011, 01:41:29 ÖS »

Mehmet Âkif, “edebiyatın bir vatanı olduğuna ve bu nedenle gerek dili gerekse temalarıyla millî olması
gerektiğine inanır. Onun edebiyatı edepli olmalı ve fakirin üzerindeki libasa benzemelidir. (Erişirgil 1986: 49)
Âkif, sosyal duyarlılığa sahip bir şair olarak, ‘ateşler devri’ diyebileceğimiz millî savaşlar döneminde halka bir
kuvvet vermek, uyuyan iradeyi uyandırmak için çocuklara ve gençlere yönelmiş, onların içlerindeki kahramanlığı dışarı çıkarmalarını sağlamaya çalışmıştır.

Bütün olarak çocuklara yönelik olmamakla birlikte şiirlerinin bir kısmında çocukları konu edinmiş ve
çocukların ahlaksal gelişmelerine yardımcı olacak şiirler yazmıştır. Âkif, çocukların bir hayat tarzı olarak
adaletsizliğe ve eşitsizliğe öfke duyan; millî birliğe bağlı; pozitif ilimlere hâkim olmakla birlikte özünü kaybetmeyen; çağın değerlerini kendi ahlak anlayışına uydurarak yerli bir medeniyet doğurabilen dinamik birer insan olmalarını istemektedir. İleri görüşlü, açık fikirli, bedenen sıhhatli toplumsal bireyler yetiştirmek amacında olan Âkif, “Köse İmam”da söylediği:
'Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, karılar bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?'
(Safahat, 118)
Bu sözlere canı gönülden inanmış, insanı anlamanın yolunun çocuklardan geçtiğini savunmuştur. Âkif,
“hüneri ancak samîmiyyeti” (Safahat, 3) olan Safahat’ta çocuklara özel bir önem verir. Onun eserinde çocuk
üç türlü görülür:

1. Hikâye Kahramanı Olarak Çocukların Seçildiği Şiirler
Mehmet Âkif, halkın içerisinde canlı olarak vardır. Seçtiği kahramanlar da sokağın canlı insanları ve daima
çevremizde görebileceğimiz gerçek şahıslardır. Mensur şiirlerinin kahramanlarının çoğunluğunu çocuklar
oluşturur. Bu şiirlerde “1880–1930 yılları arasındaki elli yılın problemlerini anlatır” (Uç 2000: 151) ve tematik
vurguya göre kahramanına roller biçer. Çocuklar evde, sokakta, okulda çeşitli vesilelerle okuyucunun karşına
çıkarlar:

Aile
“Başlasın terbiyeniz, âilelerden oğlum.
Sâde hürriyeti i’lân ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyeti hazm ettiriniz halka biraz”
(Safahat, 118)
Diyerek, toplumsal huzuru bireylerin şahsında arayan ve sosyal bir kurum olarak aileye çok değer veren
Âkif, ailenin gerek eğitim, gerek yetiştirme ve gerekse sosyal hayattaki çarpıklıklarının çocukları olumsuz
yönde etkilediğini düşünür.
Hem sosyal bir hiciv niteliği taşıyan hem de aile hayatını konu edinen “Meyhane” şiirinde de ailenin çocuk
üzerine etkisine değinir. Şiirin çocuk kahramanları Necip ve İffet’in babası, bütün parasını içkiye harcayan,
çocukları ile ilgilenmeyen ve onları kötü koşullar altında yaşatan biridir. İffet, “sarhoşun kızı” diye anılmakta
ve bu nedenle kimseyle evlenememektedir. Necip ise daha zor durumdadır. Çünkü babası kalfaya para vermediğiiçin okuldan atılır, üstüne üstlük gururu da yaralanmıştır. Üç gün boyunca evde ağlayarak babasını bekler ancak babası gelmez. Anneleri her şeye sabretmesine rağmen oğlunun çok sevdiği okulundan kovulması sabır bardağı taşıran son damla olur. Kadın bir gece yarısı ayyaş kocasını arar ve meyhanede bulur. Orada sarhoşlar içinde derdini anlatmaya çalışır ancak kocası kadına hakaret ederek, herkesin içinde onu boşar. Bunun üzerine kadın bayılır ve “gubarından sönüp gitmiş ocaklar yükselen” (Safahat, 32) meyhane bir ailenin daha çöküşüne neden olur.
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
874
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU
Akıl
Modern bilimlere inanan, aklı kullanmanın gerekliliğinden her zaman bahseden, çalışmayı ve ilerlemeyi
insan olmanın bir gereği olarak kabul eden Âkif, iyi vatandaş olmak için aklı yararlı işlerde kullanmak gerektiğinisavunur. Çocuklara gelecek adına sorumluluk yüklemek, onlara güvenmeyi gerektirir. Âkif de çocuklara güvendiğini göstermek için mensur bir hikâyeden yararlanır. Aklın yaşta değil, başta olduğuna ve dilin gücüne dikkati çektiği bu hikâye “Dirvâs”tır.
Şam’da Hişam devrinde üç yıllık bir kıtlık olur. Ölüleri dağlarda tepelerde kalan halkınsa artık tahammül
kalmamıştır. Kabilelerden heyetler toplanır ve bu heyet Hişam’ın sarayına gitmeye karar verir. Kendilerine
sözcü olarak çocuk yaştaki Dirvâs’ı seçerler. Heyeti kabul eden Hişam, olanca yaşlı varken Dirvâs’ın konuşmasına sinirlenir:
“Der: Sus a çocuk, büyük dururken,
Söz sâdır olur mu hiç küçükten?
Dirvâs o zaman kelâmı tekrâr
Teshîr ile der: ‘Nedir bu âzâr!
Mikyâsı mıdır zekâvetin sin?
Dirvâs’ı çocuk mu zannedersin?
Bir dinle de sonra gör çocuk mu?”
Dirvâs sultanın kendisini dinlediğini görünce cesaretle Hişam’a sorar.
“Nerden buldun bu ihtişâmı?
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?
Allâh’ın ise eğer bu servet,
Bizler de onun kuluyken, elbet
Bir pay talebinde hakkımız var…
İnsâf olamaz bu hakkı inkâr.
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl;
Ver, etme hukûk-ı gayrı pâmâl.
Yok; böyle de olmayıp da kendi
Mâlin ise –çünkü fazla- şimdi
Bî-vâyelere tasadduk eyle…
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”
(Safahat, 102)
Bu sözler karşısında Hişam çok etkilenir ve cevab-ı redde kuvvetinin olmadığını söyler.

Din
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı”
(Safahat, 402)
Diyerek çocuklara dinin yolundan ayrılmamalarını tembihleyen kalem mücahitlerinden Mehmet Akif,
Mezarlık şiirinde dinin yatıştırıcı etkisinden ve hayatın hikmetlerinden söz eder. Şair bir gün Eyüp’te dolaşırken
yolu mezarlığa düşer. Duygulanarak bir mezar taşının yanında oturur. Derken adeta oradaki sessizliği
büyüleyen bir ses duyar.
“Servileri vecde getiren, taşlara lisan veren”
(Safahat, 39)
bu sesin sahibi bir mezarın başında Mülk Sûresi’ni okuyan küçük bir hafızdır. Yanındaki annesi gözyaşları
içinde çocuğunu dinlemektedir. Âkif, gördüğü manzara ve duyduğu ses karşısında hayranlığını gizleyemez. Bu
güzel sesli küçük çocuk Âkif için hayatın timsalidir. Mezar ise ölümü gösteren bir tablodur. Hayat ile ölümün
bu kadar yan yana oluşu şairi derinden etkiler ve bunun yaşayanlar için bir ibret olması gerektiğini düşünür.
“Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha.
Tezâd-ı kudreti gör: Bak şu levh-i zîrûha!”
(Safahat, 40)
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
875

Ölüm
İnancı çok sağlam bir şair olarak Mehmet Âkif, ölümü sorgulamayan ve ona güzellikleri ile bakmaya
çalışan bir şairimizdir. Ecel korkusu, bu hayatta ideali olmayan insanların kârına düşer. Oysa hedeflenen yeni
nesil, ölümle birlikte anılacaktır:
“ … Çocuklar koşuyor, aç çıplak,
Cebheden cebheye arslan gibi hiç durmayarak.
Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile;
Yüzgöz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyle!”
(Safahat, 409)
“Âhiret Yolu”, ölümü anlatan bir şiirdir ve ölüm acısının geride kalanlarda görünen tarafı ile ölen için
başlayan yeni yolun çelişkisini anlatır. Şiir, eski ve basık tavanlı bir mahalle evinin iç kapısının yanında duran
bir tabut için son görevlerin ve duaların yapılışının tasviriyle başlar. Fatiha’nın okunmasından sonra imam helallik ister ve ahali helalliği verir. Bunun ardından ölünün akrabaları ağlaşırken, komşulardan biri beş yaşındaki Remziye’ye babasının öldüğünü söyler.

“Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli bir küçücek kız… Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen rûh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî”
(Safahat, 125)
Âkif, babasının ölümüyle yetim kalan bu çocuğun gözyaşlarından etkilenir ve ölümün yalnız başına hesaba
çekilen ruh kadar, geride kalanlar için de azaplı olduğunu söyler.

Sosyal Hayat
Sanat anlayışına paralel olarak toplumdan ve halktan hiç kopmayan Âkif; sokağa, gündelik hayata ve
insanlık hallerine dair hemen her durumu ustaca yansıtır ve hatta devrin hayat görüşü ve sosyal hayatı ile ilgili bilgileri, folklorik unsurları da kullanarak bir dekor havasında okuyucuya sunar.
Canlı ve parlak tasvirleri ile gerçek bir bayram havasını hissettiren “Bayram” şiirinde çocukların dünyasına
giren Âkif, bayramı adeta bir çocuk coşkusu ve sevinci ile okuyucuya aksettirir.
Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i can
(Safahat, 41)
olan bayramda her çehre şen ve mutludur. Âkif, bayramın ilk günü hava uygun olmadığı için dışarı çıkmamış,
ikinci gün havanın açılması ile Fatih’e gitmek, hem oradaki hareketi görmek hem de arkadaşlarını ziyaret
etmek istemiştir. Fatih’te bayramların çok eğlenceli olduğundan bahseden Âkif, o dönemin bayram kutlamalarıyla ilgili olarak çeşitli bilgiler sunar.
“Gelin de bayramı Fâtih’te seyredin, zîrâ
Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ,
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan,
Asırlar ölçüsü boy boy asâlı nesle kadar,
Büyük küçük bütün efrâd-ı belde hepsi de var
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar
İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar.
Biraz gidin: Kocaman bir çadır… Önünde bütün,
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?
‘Caponya’dan gelen, insan suratlı bir canavar!’
Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin
Diyor: ‘Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin.’

Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldakçılar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
876
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU

Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe,
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence”
(Safahat, 42–43)
Çünkü annelerinin yanında süslenip de bayram alana gelen mini mini çocuklar, bayram alanını başka bir
sevinç şenliğine çevirmekte ve insanlara bayram tadını tam manasıyla hissettirmektedirler.
Halkı ve devrin sosyal hayatını canlı biçimde aksettiren bu şiirde Âkif, çocukların edebiyatında sıklıkla
yer eden bir halk kültürü ürünü olarak tekerlemeden de faydalanır:
“Deniz dalgasız olmaz,
Gönül sevdasız olmaz,
Yâri güzel olanın
Başı belâsız olmaz!
Haydindi mini mini mâşallah
Kavuşuruz inşâllah…”
(Safahat, 44)
Şiirin sosyal mesajı son kısımda gelir. Yaşlı bir kadının yanında gür kaşlı, uzunca saçlı, güzelce bir kız
çocuğu ağlamaktadır. Ninesine “evlat belası” olan bu yetim kız da diğer çocuklar gibi salıncağa binmek istemektedir. Ancak paraları olmadığından ninesi salıncakçıdan onu bedava bindirmesini ister. Salıncakçı bu teklifi
kabul eder ve yaşlı kadın sevinerek salıncakçıya dualarda bulunur. Şiirleri genelde mutsuz sonla biten Âkif’in
kahramanlarını acımasızlarla karşılaştırdığını söyleyebilecekken, bu şiirde yetim kız da mutlu olmuştur. Çünkü
bayram şiirinde bir çocuğun ağlamasına şairimizin gönlü razı olmamıştır.
“Âmin Alayı”, şiirinde gündelik hayata dair bir törenden bahsedilir. Okula yeni başlayan çocukların mekteplerine alışmaları için yaptıkları bir uygulama olarak adlandırabileceğimiz Âmin Alayı’nı Âkif, oldukça canlı
biçimde tasvir etmiş ve yine çocukların istikbali taşıyacaklarına olan inancını tekrarlamıştır. Şiirde, alayın en
önünde rahlesi kucağında bulunan dokuz yaşında melek yüzlü bir çocuk vardır. Onu bir faytonda gelen iki
güzel çocuk izlemektedir. Onların arkasından da kalabalık bir çocuk grubu şiire girer. Çocuklar zaman zaman
vecd içinde ilahiler söylemektedirler ve bu ilahiler o kadar güzeldir ki melekler gökyüzünden onlara âminleri
ile eşlik etmektedirler. Bu öyle bir gençlik kervanıdır ki geleceğe uzanmaktadır, bu nedenle de önünde ne
geçmiş ne de bugün duramayacaktır. Halk onların yanında olmalı, ilerleyişlerini seyretmeli ve desteklemelidir.
Çünkü bu ağlayan millete istikbal yolunu bu gül simalı çocuklar açacaktır.
“Bu bir ketîbe-i ma’sûmedir ki, ey millet:
Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında;
Bu bir cenâh ki: Âtîde bir ufak hareket
Yapıp cihanları oynatmak iktidarında
Gelir de saye-i imdad-ı Hak’ta bir gün bu,
Girer diyâr-ı meâliye doğrudan doğru
Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu”
(Safahat, 132)
Bu başlık altında değerlendirebileceğimiz bir diğer şiir “Hürriyet”tir. Meşrutiyet’in ilanından iki gün
sonrasının gözlemlerine ve şairin geleceğe dair umutlarına dayanan bu şiirde Âkif, kurtuluş olarak gördüğü
yeni nesle ilerlemelerini öğütler. Şiirin ilk bendinde beyaz entarisiyle bir kız çocuğunun, hürriyeti kuşanarak
şafağı bile neşelendirdiğini anlatır. İkinci bentte de “tostopaç ve afacan” bir oğlan çocuğu, kabına sığamamakta ve istikbal bayrağını sevinçle taşımaktadır. Melâl devri artık geçmiştir ve istikbal fethedilecektir. Babaları Yemen’de olan bu iki kardeşe dedeleri seslenir. Çocuklar sevinçle koşmaktadır. Okuldan çıkan her çocuk yaşasın sesleriyle elinde bir hürriyet meşalesi taşımaktadır. Ahmet ve kardeşi de buna heveslenmiş, o çocukların yanına gitmektedir.
“Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet,
Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey
Okunup her köşe çın çın ötüyor… hey gidi hey
Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün
Şu sokaklarda bugün dalgalanan ruhu görün”
(Safahat, 82)
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
877

Toplumsal Eleştiri
Toplumdan özellikle gençlikten çok umutlu olmasına rağmen “büyük medeniyetler tesis etmiş olan bir
milletin mazisi ile hali arasındaki farklılıklar, Âkif’e zaman zaman kızgın ve bezgin adam eleştirileri yaptırır.
Âkif gayretsiz, himmetsiz kişiye ve topluma kızar, vazifesini yerine getirmesi için eleştirir. Çözülen hatta ölen
‘millet-i merhume’yi diriltmek ister.” (Uç 2000: 153) Bu nedenle de toplumsal eleştiriye sıklıkla yönelir.
Eğitim ve toplum hayatına dair yazdığı, çocuk kahramanlı şiirlerinden ilki şairin Halkalı Ziraat Mektebi’nde
öğretmen iken bizzat şahit olduğu acıklı bir olaya dayanır. Âkif, “Hasta” şiirinde verem hastası olan, kimsesiz
Ahmet’in macerasını hikâye eder ve şiirin başında verdiği açıklama ile de bunun gerçek bir vaka olduğunu
belirtir.
Ahmet’in anne ve babası o çok küçükken ölmüştür ve geride kalan tek yakını olan küçük kardeşi de abisinin
okuyup, evlerine bakmasını beklemektedir. Oysa ciğerleri çürümüş olan Ahmet, artık yaşam şansını da
kaybetmiştir. Şiirin ilk tenkidi doktorlara gelir. Dikkatli tetkikler yapmadan, hatta hastayı soymadan dinleyerek
şifahî biçimde hastalık tespit eden doktora Âkif:
“ - Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sâde bir nezle-i sedriyye mi illet? Nerde!
Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde”
(Safahat,.9)
Diyerek çıkışır. Bunun üzerine doktor çocuğu çağırır ve Ahmet,
“Rengi uçmuş yüzünün, gözler çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bît’ab!
O dudaklar morarıp kavramış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı”
(Safahat, 10)
bir halde içeri girer. Doktor teşhisi verem olarak koyar ve çocuğun, tebdil-i hava bahane edilerek okuldan
uzaklaştırılmasına karar verilir. Bu acımasızlığa da okuldaki çocukların sağlığı bahane edilir. Ahmet, üç yılını
geçirdiği okulundan öleceği için gönderileceğini anlar ve durumunu sitemli bir tevekkülle kabul eder. Ahmet,
hayatın acımasızlığı ile yıkılmış ve umutlarını kaybetmiş bir hâlde, iki vicdanlı arkadaşı tarafından istasyona
giden bir faytona bindirilir. Hasta, herkese ve her şeye küskün olarak, kendisine ölmek için bir yer vereceklerinden emin olduğu Gureba’ya gitmeye karar verir.
Sosyal bir eleştiri olarak değerlendirebileceğimiz ikinci şiir “Küfe”dir. Şair İstanbul’un kirli sokaklarından
şikâyet ederek yürürken, bir çocuğun hırsla yerdeki küfeyi tekmelediğini görür. Adının Hasan olduğunu
öğrendiğimiz bu çocuğun babası sekiz yıl bu küfe ile hamallık yapmış, daha sonra ölmüştür. Annesi oğluna
tavsiyeler verir. Şair de çocuğa nasihat etmeye çalışır. Ancak hayatın hıncını küfeden çıkaran Hasan’a ne annesinin ne de şairin tavsiyeleri kâr etmektedir. Kaderi babası gibi hamallık yapmak olan Hasan, hayata karşı tepkilidir. Şair bu genci unutup hayatına devam eder. Derken bir gün Fatih’te kızını gezdirirken, Hasan’ı ihtiyar bir adamın yanında hamallık yaparken görür. Çocuğun bu hali şaire çok dokunur ve bir kıyaslamaya girişir.
Okuldan çıkan çocuklar evlerine neşe içinde giderlerken ve biraz sonra belki de oyunlarına koşacaklarken,
küçük yaşta ailesinin sorumluluğunu yüklenen bu zavallı çocuk
“cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…”
(Safahat, 75)
bir biçimde uzun yıllar o küfeyi taşımaya devam edecektir.
Logged

Sevgili Havina. İçindeki seslerin sahibi de benim, senin sahibin de.
unutma ben senim işte
süheyla
havina
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 491


« Yanıtla #1 : Haziran 23, 2011, 01:47:02 ÖS »

2. Mehmet Âkif’in Çocuklara Öğütler Verdiği Şiirler:

Adalet
Çocuklara adalet duygusunu aşılamak yegâne amaçlarından olan Mehmet Âkif, adalet ve doğruluğun simgesi olarak görülen Hz. Ömer’in bir kıssasına başvurarak çocuklara seslenir. Bu kıssada yaşlı bir kadın, günlerdir aç olan torunlarına bir tencerede taş kaynatmaktadır ve açlıktan ağlayan çocukları bu şekilde susturmak istemektedir. Hz. Ömer bir gece şehri dolaşırken bu kadını görür ve neden halifeye gitmediğini sorar.
Kadın halifeye kızgındır:
“- Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?”
(Safahat, 85)
diyerek, Hz. Ömer’in görevlerini yerine getiremediğinden şikâyet eder. Kadını haklı gören ve çok utanan Halife, ambara gelip un ve yağ alarak tekrar o yollardan teyzenin yanına varır. Kimliğini açık etmeden, yarın şehre gelmesini, bir yolunu bulup ona nafaka bağlatacağını söyler. Ertesi gün kadın gelir ve dün karşılaştığı kişinin Hz. Ömer olduğunu anlar. Halife ona maaş bağlatır ve af diler. Yaşlı kadın da adalet üzerine devam ettiği sürece onu affettiğini söyler.
Azim Bu şiirde şair, azmin önemine vurgu yapmaktadır. Ancak azim kıymetli şeyler için gösterilmeli, değersiz şeyler için mesai boşuna harcanmamalıdır. İnsan eğer istediği şeylerin peşini yılgınlıkla bırakırsa sonunda mutsuz olur. Sadi’nin bir eserinden telmihen “Azim” şiirinde şair, evladını kaybeden bir babanın çocuğunu arayış mücadelesine değinir. Herkesin bulamazsın demesine rağmen, baba çakıl taşlarındaki izlerin dahi peşini bırakmamış ve uçsuz bucaksız çöllerde evladına kavuşmuştur.
“Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûla
Azmimde fütur eylemedim ye’si bıraktım
Madam ki dünyadadır elbet bulacaktım
Kumlarda yüzüp, zumetin a’makına daldım
Hep ruh kesildim, ne boğuldum ne bunaldım
(Safahat, 58)
diyerek azmin önemine değinmiş ve nihayetinde o azim sayesinde evladını bulmuştur. Bu durumu bir ibret  olarak kabul eden Akif, okuyucularına ümitsizliğe düşmemelerini ve mücadele etmelerini tembihlemektedir.
Ye’sin sonu yoktur ona bir kerre düşersen
Hüsrana düşersin çıkamazsın ebediyen
Mahkûm olarak ye’se şu biçare peder de
Evladını şayet o karanlık gecelerde
Vaz geçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu
Elbet biri candan, biri cânandan olurdu”
(Safahat, 59)
diyerek öğüdünü vermektedir.
Logged

Sevgili Havina. İçindeki seslerin sahibi de benim, senin sahibin de.
unutma ben senim işte
süheyla
havina
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 491


« Yanıtla #2 : Haziran 23, 2011, 01:52:34 ÖS »

3. Mehmet Âkif’in Kendi Çocukluğunu ve Yakınlarını Konu Aldığı Şiirler

Safahat’ın ilk kitabı “Fatih Camii”nde şair sekiz yaşında iken babası ve kardeşi ile gittiği namazları hatırlar. Camii’de çocukluğun verdiği şımarıklıkla hasırlar üzerinde koşuşunu anlatır:
Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: ‘Bu gece,
Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!’
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!”
(Safahat, 6–7)
“Hüsrân-ı Mübîn” şiirinde okula başladığı günü anan şair şunları söyler:
Başlattığı gün mektebe, duydum ki diyordu
Rahmetli babam: ‘Âdem olur oğlum ilerde’
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
879
Annemse oturmuş paşalıklar kuruyordu…
Ademliği geçtik, paşalık olsun o nerde?
Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin,
Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!
(Safahat, 123)
Şairin dört yaşında ölen yeğeni için yazdığı “Selmâ” şiiri oldukça dokunaklıdır. Bir aile faciası olarak değerlendirebileceğimiz bu şiirde Âkif, zor bir iş gününün sonunda biraz dinlenirken, annesinin kendisini çağırdığı haberini alır ve eve koşar. Emine Hanım oğlunun boynuna sarılır ve ağlayarak:
“- Görme, Âkif’im, çocuğu!
Senin değil, yedi kat ellerin yanar ciğeri,
Ölüm döşekleri üstünde görse yavrucuğu.
Şükür, bugün azıcık farklıdır, diyorduk dün…
O pembe pembe yanaklar kireç kesildi bugün!”
(Safahat, 49)
Der. Selma’nın artık mukadder olan ölümü daha öncesinde dört kez ölüm acısı görmüş annesini de derinden etkilemektedir. Emine Hanım, kızının durumuna da üzülür. Âkif kız kardeşini teselli etmek için hastanın odasına çıkar ve orada ana kızı ayrı ayrı yataklarda görür. Ancak Selma’nın durumu hiç iç açıcı değildir.
“Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek
Dururdu bî-hareket, kol kanad kımıldamıyor!
Gözünde nûr-ı nazar titriyor hemen sönecek…
Dudakta nâtıka donmuş; kulak söz anlamıyor!
Türâb rengine girmiş cebîn-i sîmîni;
Ölüm merâretini duydum öpünce leblerini!”
(Safahat, 51)
Dese de kardeşine destek vermek için, onun hastayı rahat bırakması gerektiğini söyler, hatta kızar. Daha Âkif’in lafı bitmeden kız kardeşi yavrusunun öldüğünü feryat ile duyurur ve bu acı çığlık şairin kulaklarında kalır.
Âkif, idealini kurduğu nesle ve insanlara daima anlayış ve sevecenlikle yaklaşmıştır. Kendisi de aslında
çocukları için iyi bir babadır. Çocuklarını konu ettiği şiirlerde sıcak bir dil kullanışı ve onların dillerini aksettirişi, çocukları ile ilgili bir baba olduğunu göstermektedir.
“Bebek yâhud Hakk-ı Karâr” şiiri Âkif’in çocukları ile birlikte yaşadığı bir maceranın şiiridir. Kızları
Feride ile Cemile’nin hotozlu bebek ısrarlarına dayanamayarak onlara
“kiraz dudaklı, üzüm gözlü, inci dişli”
(Safahat, 136)
iki edalı bebek alır ve kızlar bebeklerini çok severler. Hatta kafaları yemek sofrasına düşecek kadar uykuya dayanamayan kızlar, bebekleriyle oynamak için o gece uyumak bile istemezler. Bebeğini beşiğe koyan ve onu uyutmak isteyen Feride, bebeğin gözlerinin kapanmaması üzerine onu dövmeye başlar ve nihayetinde bebek kırılır. O artık:
“Bir kafes gibi kalmış o kuş bakışlı gözü
Başında saçtan eser yok, ayak topal, kollar
Omuzdan oynamıyor, kim bilir ne illeti var?
O kanlı canlı bebek şimdi işte bir kötürüm…”
(Safahat, 138)
olmuştur. Bebeğini kıran ve oyuncaksız kalan Feride, ablasının bebeğine sahip olmaya çalışmaktadır. Feride’nin bebeği almak için yaptıklarına Âkif şahit olur ve kızının mızıkçılığını seyreder. Çocuk psikolojisini ve lisân-ı halini çok güzel biçimde örnekleyen bu şiir, aruz vezninin çocukların konuşma tarzına tatbikinin çok güzel bir örneğidir. (Tansel 1945: 39)
“Çocuklara” isimli şiirinde de, eleştirel bir nasihat göze çarpar. Mehmet Âkif üslûbunun iyi bir yansıması olan bu küçük şiirde, şair, çocuklarına şöyle seslenir:
MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ
880
19-21 KASIM 2008 I. ULUSLARARASI MEHMET AKİF SEMPOZYUMU

“Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap
Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz.
Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;
Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz.
Ama dikkatli olun: Bir kafanız yontulacak;
Sakın aldanmayın: İncelmeye gelmez kolunuz”
(Safahat, 482)
Aslında bu sözler, Âkif’in tutumunu açıkça ortaya koyar. Devrin sahte insanlarından sıkılan, Doğu ile Batı arasındaki medeniyet dairesinde bunalıp kalan, hangi çizgide yer alacağını bilemeyen devir insanı ya kimliğini yitirmiş ya da amacından uzaklaşmıştır. Sentezi başaran kişiler hem ülkeyi yükseltecek hem de kendilerini toplumla barışık bir entelektüel seviyeye taşıyabileceklerdir.
Türk insanına muasır medeniyetlere ulaşabilmenin reçetelerini sunan “nasihat baba” Mehmet Âkif’in, din, ahlâk, tarih, millet ve toplum görüşleri ile örülü, adeta bir sosyoloji poetikası niteliğindeki Safahat’ı, toplumsal bozulmanın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde, geleceğimizi emanet ettiğimiz çocuklarımızın daha güzel bir hayatı seçmelerine vesile olabilecektir.
Özellikle şairin çocukları konu edindiği ve kuşaklar arası çatışmalara değinerek gençlerin ufuklarının ne kadar açık olduğunu gösterdiği Mahalle Kahvesi gibi şiirlerinin çizgi film yahut çizgi dizi karakterine büründürülerek okul çağı çocuklarına gösterilmesinin; Âsım idealinin kitle iletişim araçları vasıtasıyla geniş topluluklara ulaştırılmasının; Batı edebiyatında örneklerini sıklıkla gördüğümüz biçimde yaş gruplarına uygun olarak bu şiirlerin hikâyeleştirilmesinin, çocuklarımızın muhayyile ve ruh dünyalarının gelişmesinde etkili olacağı kanaatini taşıyoruz.

Kaynakça
AYVAZOĞLU, Beşir; “Söyleşi”, Akif’ten Asım’a, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2007.
DEMİRAY, Kemal; Türkçe Çocuk Edebiyatı, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1967.
EAGLETON, Terry; Eleştiri ve İdeoloji, (Çev: Esen Tarım, Serhat Öztopbaş) İletişim Yayınları, İstanbul
1985.
ERİŞİRGİL, M. Emin; İslâmcı Bir Şairin Romanı, İş Bankası Yayınları, İstanbul 1986.
ERSOY, Mehmet Âkif; Safahat, (Haz.: M. Ertuğrul Düzdağ), Çağrı Yayınları, İstanbul 2006.
GÖKŞEN, Enver Naci; Örnekleriyle Çocuk Edebiyatımız, Remzi Yayınları, İstanbul 1985.
KIBRIS, İbrahim; Uygulamalı Çocuk Edebiyatı, Eylül Yayınları, Ankara 2002.
ŞİRİN, M. Ruhi; Çocuk Edebiyatı, Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul 1994.
TANSEL, Fevziye Abdullah; Mehmed Akif Ersoy, İrfan Yayınları, İstanbul 1945.
TOPÇU, Nurettin; Mehmed Akif Sanatı ve İdealizmi, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, İstanbul 1961.
UÇ, Himmet; Mehmet Akif ve Hikâye San’atı, Bizim Büro Basımevi, Ankara 2000.
YALÇIN, Alemdar; Gıyasettin Aytaş, Çocuk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara 2002
Logged

Sevgili Havina. İçindeki seslerin sahibi de benim, senin sahibin de.
unutma ben senim işte
süheyla
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: