Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İlkgençlik Çağımın Kitapları / Selim İleri  (Okunma Sayısı 142 defa)
hasanparlak
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 358



« : Şubat 23, 2009, 11:40:12 ÖÖ »

İki pazar önce, bu köşede, okuyarak var olabildiğimi, okuyarak ayakta kaldığımı yazmıştım. Okuma sanatına beni alıp götüren bazı eserleri anıyordum. Fakat hepsi o kadar mıydı? Reşat Nuri'nin "Kirazlar" hikâyesiyle başladığı muhakkak.
Yakup Kadri'nin Hep O Şarkı'sına kadar, ya aradaki öteki eserler?

Âdeta bir vicdan azabıyla gençliğimin... İlkgençliğimin, yeniyetmeliğimin kitaplarına geri dönüyorum.

Zaman sıralaması içinde dile getiremem. Aklımda yalnızca lezzeti kalmış o kitapların. Hangisini önce okudum, hangisini nerede okudum, bunlar bellisiz. Ne var ki, mutlulukları hâlâ hatıramda.

Meselâ, Çocuk Haftası Yıllığı'nda, Kemalettin Tuğcu'nun Garip adlı romanına ilişkin anılar: Şubat tatili, Cihangir'deki ev, işte hatırlamaya başlıyorum. Müthiş bir kar yağıyor. Kumrulu Yokuş Sokağı bembeyaz. Çocuk Haftası'nın yıllığında resimli romanlar, öyküler, büyük kâşiflerin hayat hikâyeleri, Atatürk'ten anılar; derken, Kemalettin Tuğcu'nun kısa romanı Garip!

Garip, galiba Göztepe taraflarında eski bir köşke, varlıklı, beysoylu bir ailenin yanına evlâtlık verilen çocuktu. Koca kafalıydı. Köşkün, soyluluk delisi büyükhanımı, Garip'in koca kafasını ikide birde alaya alıyordu. Hor görüyor, aşağılıyordu Garip'i. Ama sonra Garip büyüyor, okuyor; şimdi yoksulluğa düşmüş, eskinin aristokratı, merhametsiz büyükhanıma, geçmiş günlerin bütün sızısını unutarak, yardım eli uzatıyordu.

Benzeş bir temayı Güzide Sabri'nin Yabangülü'nde okuduğumda, Garip yine içimi sızlatmıştı. Yabangülü'nde, romanın baş kişisi Leylâ, kendisini o kadar aşağılamış filanca hanımefendiyi, Karacaahmet Mezarlığı'nda dilenirken görür, alır evine getirir...

Hayatta hiç olur mu diye sormamak gerek. Bir büyü, bir tılsımdı söz konusu edilmesi gereken. Hayatımızın onca tılsımsızlığına bakarak, bugün bile, o eski tılsımı bozmak istemem...

Oysa bu soydan yazarlar ve eserleri daima küçümsenir. Edebiyat tarihimize 'ilk piyasa romancısı' teşhisiyle geçmiştir Güzide Sabri. Kemalettin Tuğcu gibi yüksek duyarlı bir çocuk, ilkgençlik edebiyatçısını karalamaya yeltenenlerin çıktığını nedense unutamam. Önemli bir şairimiz, yıllar önce, bir televizyon programında, Kemalettin Tuğcu'nun eserlerinin ve o türden çocuk kitaplarının beyin yıkadığını ileri sürmüştü. Bu durumda, beyni yıkanmışlardan biri de ben olmalıyım.

Bana, Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun da "faşizan" bir romancı olduğunu, yaşıtım bir bey söylemişti, öğretmendi, "Çok şükür" diye eklemişti, "gençler Kozanoğlu okumuyor bugün."

Kozanoğlu'nun romanlarında, tarihten sahneler, belki çoğu kez abartık sahnelerle dile getirilmiştir ama bizler o zaman, tarih kitaplarımızdan duymadığımız bir hazzı bu romanlardan duymuştuk. Bir başka örnek, Oğuz Özdeş'in Dağ Başını Duman Almış romanı. Necatigil'in sözlüğüne baktım, Dağ Başını Duman Almış 1960 yılında yayımlanmış, ilkokul sondayım. Kurtuluş Savaşı'nın en derin heyecanını o romanı okurken duymuştum. Dağ Başını Duman Almış'ı kim bilir kaç kez okudum.

Bir de çeviri romanlar... Küçük Prenses aralarında en sevdiğim eserdi. Radyo oyununu da, haftalar boyu, hayranlıkla dinlemiştim. Doğan Kardeş kitapları dizisinde yayımlanmış Pembe Evin Kedisi, Jenifer Teyzenin Anahtarları, yine defalarca okuduğum, doyamadığım, yarı polisiye romanlar. Ah o iki kitap! 1990'larda, televizyon çekimi için ilkokulum Firuzağa İlkokulu'na gittiğimizde, kitaplıkta Pembe Evin Kedisi'yle Jenifer Teyzenin Anahtarları'nı görür görmez çok buruk bir sevinçle mıhlanıp kalmıştım.

Bir yaz öğlesiydi gözümün önüne gelen, yazdı, tatildi, elimden bırakamıyordum David Copperfield'ı. Şimdi düşünüyorum da, hem David Copperfield, hem Büyük Ümitler, yani Dickens, beni yazmak ülküsüne çekip götürenlerden. Fıskiye yoktu; fakat hep o şiir, hep Ziya Osman:

"Yaz öğlesi... Bir havuz, fıskiyenin oyunu,

Konuşmaktan yorulmuş susan kuş, düşen yaprak

Uzakta bir çayırda Pan'ın çaldığı kaval.

Yaz öğlesi... Yemyeşil bahçelerin sükûnu..."

Aslında, küçük bir meyve bahçesiydi, dedemlerin Yoğurtçu'daki evinde, bir arka bahçe...

Yeniyetmelikte okuduğumuz eserlerin anlamını yazık ki çok sonra kavrıyoruz. Gerçi o eserleri okurken sevinçler, mutluluklar duyuyoruz, ama sevinçleri, mutlulukları, bütün o esrimeyi ancak ileri yaşta özlemle algılayabiliyoruz. Sönüp giden gençliğimizin en vefalı tanığı o eserler kalıyor.

İşte, gözlerimi kapatıp, hepsini bir araya getirmeye çalışıyorum. Sevgili kitaplarım, bana hayatı öğretmeye koyulmuşlardı, şimdi yaşlanmayı da onlardan öğrenmeye çalışıyorum...

 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: