Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Okuyarak Yaşamak/Selim İleri  (Okunma Sayısı 174 defa)
hasanparlak
Site Yazarı
Forum Yazarı
******
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 358



« : Şubat 01, 2009, 04:35:37 ÖS »

Geçen perşembe lise öğrencileriyle birlikteydim. Üç saat kadar Gezi Pastanesi'nde söyleştik. Gezi'ye içim kapkaranlık gitmiştim; genç dostlarımın ruh aydınlığı bana da yansıdı, arındım, Gezi'den çıkarken gençliğimden kalma umutlarla dolup taşıyordum.
Yaşadığımız kötülüklere rağmen bir 'gelecek' güvencesi içindeydim.

Bu, hemen her defasında böyle oluyor: Gençlerle bir arada olmak, onları dinlemek, ülkülerini, özlemlerini öğrenmek, beni de yeniden ülkülerle, özlemlerle kuşatıyor.

"Beylik bir soru ama" dedi lise sondan Aynur, "nasıl yaşarsınız? Gününüz nasıl geçer?"

Nasıl yaşarsınız?'ı nasıl yaşadım?'a dönüştürdüm. Uzun yıllar nasıl geçti, nasıl ayakta kalabildim? Yanıtını epeydir biliyorum, uzun yılların dökümünü son sıralar daha çok çıkarmaya çalışıyorum. Aynur'a "Okuyarak yaşadım" dedim, "okuyarak ayakta kaldım."

Hep birlikte yarım yüzyıl öncesine döndük. Bir kez daha "Kirazlar". Masallar, çocuk hikâyeleri, çocuk romanları ötesinde, ilk öykü, Reşat Nuri Güntekin'in "Kirazlar"ıydı. Bu içli, yürek yakan öykü, ilkokul üçüncü sınıf Okuma Kitabı'mızdaydı. Büyük bahçelerindeki meyve ağaçlarına yoksul çocukların çıkmasını, kirazlar, dutlar, erikler toplamasını merhametsizce yasaklamış bir yaşlı karıkocadan yola çıkıyor, cimri ihtiyarların dış görünümlerini dile getirdikten sonra, içteki çağıltıya, çıplak gözle saptayamadığımız iç gerçekliğe akıp gidiyordu "Kirazlar".

İhtiyar, çökkün karıkoca, yıllar önce, malını mülkünü doğup büyüdükleri yerde bırakmış göçmen kimliğiyle gelmişlerdir. Nereye? Galiba İstanbul'a. Torunları küçük kız, komşu evin bahçesindeki kiraz ağacına, öteki yoksul çocuklarla birlikte... Zehra ağaçtan düşmüş, birkaç gün komada kaldıktan sonra ölmüştür. Şimdi büyükanne-büyükbaba, başka yoksul çocukların ağaçlarda... Yarım kalan cümlelerle anlatmaya çalışıyordum. Handiyse ağlayacaktım. Git git unuttuğumuz bir duyguydu merhamet, "Kirazlar" ve Reşat Nuri aşılayabilirdi...

Sonraları, hatırladıkça, Reşat Nuri'den bir şey daha öğrendiğimin ayırdına varacaktım: Anlatı sanatlarında dış gerçeklikle iç gerçekliğin öyle her zaman kolayca örtüşemediğini.

Büyük romancı, örtüşmezliği, uyuşmazlığı başka eserlerinde de yansıtmış, kaleme getirmiştir. Teknik açıdan en başarılı iki örnek, Bir Kadın Düşmanı ve Acımak romanlarıdır.

Bir Kadın Düşmanı'nda, hoppa genç kız Sârâ'nın yazdığı mektuplar, Homongolos'u bize yalnızca dış görünümüyle tanıtır: Çirkin, ürkünç, yüzüne bakılmaz bir adam. Sonra Homongolos kendini anlatacak, iç dünyasındaki derin inceliği, duygunluğu sezeceğiz, 'öteki' anlatıcı, ilk anlatıcının yansıttığı her olguyu dış gerçekliğin nasıl çarpıttığını gözler önüne seriyor.

Acımak, babasını anlayamamış, babasından sevgi görmediğine inanmış öğretmen Zehra'nın, bir hatıra defteri, yine bir öteki anlatıcı aracılığıyla babasını gerçekten tanıyıp acımayı hissedişinin romanıdır. Necatigil, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü'nde Acımak'ı şöyle noktalıyor: "Şimdi Zehra içyüzünü bilmeden düşman olduğu babasının acılarını anlamış, benimsemiş, acımayı ve bağışlamayı öğrenmiştir."

Unutmamak gerekiyor ki, bütün bu mucize, bir 'bakış açısı' kaydırmasıyla olmuştur. Aslında, anlatı sanatlarının sağladığı ve çoğu kez hayatın gösteremediği, sağlayamadığı eşsiz olanak: Bir başkası... 'öteki' yerine geçebilmek, onun gibi düşünmek, duyumsamak, artık 'öteki' olmak...

Herhalde bir duygu eğitiminden geçiyordum, farkında olmadan bir dünya görüşü kazanıyordum. Aynur'a dedim ki: "Okuduğum, unutamadığım eserleri hatırladıkça, hayata bakışımı onların değiştirdiğini, düşüncelerimin onlarla geliştiğini sezinliyorum. Yaşadığım en büyük, en acı ve en güzel macera bu olmalı..."

Biliyorum, ihtiyarca sözler. Ama öyle; Gülten Akın'ın yalın dizesini de söyledim:

"Sonra işte yaşlandım"...

Geçmişten birer ikişer çıkageliyordu; meselâ, ablamın ders kitabındaki, Halide Edib Adıvar imzalı hikâye, "Kubbede Kalan Hoş Sada". Yarım yüzyıldır bende yaşayanlardan. Okuyanlar hatırlayacak, 1930'larda yazılmış -kendince bir bilimkurgu!- bu güzel hikâye, "1955 senesi mayısının birinci günü Istanbul gazetelerinde bomba gibi patlayan bir ilân görüldü" cümlesiyle başlar. (Evet, Istanbul; 'i'siz bir Istanbul...)

İlânda Türk müzisyenleri için yarışma açıldığı yazılıdır. "Kubbede Kalan Hoş Sada" yol aldıkça, Halide Edib de, müzik sanatı aracılığıyla, toplumumuzun birincil ekinsel sorunu Doğu-Batı karşıtlığında bir senteze varmak ister. Mükâfatı kazanan beste, Batı müziğinin çalgıları arasından, bütün bir İstanbul sesleriyle dolup taşar.

Diyebilirim ki, bende Doğu ve Batı, "Kubbede Kalan Hoş Sada"yla başladı. Ya okumasaydım?!

Altmış yılımın dökümü: Pek çok gün okumakla geçti. İyi ki!

 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: