|
seher vakti
|
 |
« : Mart 15, 2009, 09:40:12 ÖS » |
|
1975 sonrasında, Virginia Woolf'un her cümlesini okuma çabası içindeydim. Mrs Dalloway ve Deniz Feneri'yle başlayan Virginia Woolf tutkusu, öyle sanıyorum ki, yazarın roman sanatının bazı çemberlerini kırmasıyla çok ilintiliydi. Virginia Woolf, romanı başka bir düzlemde inşa etmeyi yeğliyordu. Bu tutum gönlümü çelmişti.
Daha Her Gece Bodrum'da bilinç akışının etkisi altındaydım. Ama 'aradığım' başka bir şeydi, aradığım ve 'özlediğim'. Ne olduğunu, gerçi bugün de, yıllar sonra, hâlâ tam çözemedim.
Romanda kunt mimari elbette gözümü kamaştırdı. Nice zamanlar Anna Karenina'ya, Diriliş'e hayranlık duydum. Bununla birlikte Conrad'ın iç içe geçmiş 'farklı' anlatımlarla kaleme aldığı Zafer'ine de hayranlık duydum. Romanımızda, klasik ve güçlü yapısıyla Aşk-ı Memnu yeniden yeniden okuduğum bir eser oldu. Ama çok yenilikçi bir tutumla yazılmış, üstelik Aşk-ı Memnu'dan epey önce yazılmış Araba Sevdası, bazen ilgimi daha çok çekti.
Bu ilgileniş belki üslûpla, anlatımla bağ kurularak açıklanabilir. Romanda -ve hikâyede- git git konuşma dilinin savrukluğuna benzer anlatımı tercih ettim, örnek aldığım en önemli metin, Sait Faik'in "Kalinikhta"sı oldu.
"Kalinikhta" son şekli verilmemiş bir hikâye midir, edebî bir sayıklama mı, çözemedim. Son şekli verilseydi, "Kalinikhta"dan şimdiki ürperişlerimiz sürer miydi, bilmiyorum.
Virginia Woolf, güncesinde, Dalgalar'ı ilk önemli romanı kabul eder. Önceki romanlarını yadsımaz ama asıl yapmak istediğinin Dalgalar'da billûrlaştığı kanısındadır. Hayli çetin bir roman yazdığını duyumsar. Çünkü Dalgalar, bildik romanın taşıyamayacağı mecrâlara açılmıştır...
Dalgalar, diyor yazarı, hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem roman olacak, hem de şiir. Sonra, şiire bir de tiyatro oyununu ekliyor. Ayrıca, dalga seslerinin düzensiz ritmini gereksiniyor, anlatımda. Bildik romanın hiçbir zaman gereksinmeyeceği bazı özellikler. Sonunda, Dalgalar gibi ayrıksı bir roman ortaya çıkıyor.
Şiirle beslenişin ifadesi sayılabilecek Dalgalar, şiirin romandan esinlenip esinlenemeyeceğine alıp götürdü beni. Paradoks söz konusuydu, öyle de olsa, kimi şiirlerde roman yakaladığıma inandım.
Meselâ, Ben Ruhi Bey Nasılım için "bir romanın şiiri" diye yazdım, 1976'da. Edip Cansever yazıyı okudu; karşı çıkmadı.
Otuz üç yıl sonra, şu gözlemimden vazgeçmiş değilim: "Cansever bu şiirden önce yüzlerce sayfalık bir roman yazmış diyeceğim neredeyse, Joyce'u, Faulkner'ı anımsatan bir roman. Sonra bu romanı süzmüş, elemiş, okuru en kısa yoldan etkileyecek dizelere dönüştürmüş."
"En kısa yoldan", galiba sadece o, hoşuma gitmiyor. En özlü gibisinden bir şeyler demek istemişim herhalde.
Edip Cansever'in şiirinde, bence, Tragedyalar da, Bezik Oynayan Kadınlar da roman havası estirir.
1978'de Füsun Akatlı'nın sorularını yanıtlayan şair, "Ben her dönemde geçerli olabilecek, insan dramına eğilen romanlardan yanayım" demiş. Cansever, sıkı bir roman ve hikâye okuruydu. Akatlı'ya şiirden beslenmiş kimi öykücülerin adını veriyor: Sait Faik, Vüs'at O. Bener, Sevim Burak...
Sonraları, herhalde bütün bunların yol göstermesiyle, şairlerin düzyazıları bende âdeta bir saplantıya dönüştü: Şairlerin düzyazılarından özlediğim üslûba ne katabilirim saplantısı. Boyuna şairlerin düzyazılarını okuyordum. 'Nâsir'lerden farklı yazacaklarına... Yazdıklarına inanıyordum.
Yenilerde bir kitap yayımlandı: Şiiri Şiirle Ölçmek, Edip Cansever'in düzyazıları (söyleşileri ve soruşturma yanıtlarıyla birlikte). Devrim Dirlikyapan hazırlamış. Dirlikyapan, Yapı Kredi Yayınları'nın verimi kitapta, Edip Cansever'in sanıldığınca az sayıda nesir kaleme almamış olduğunu belgeliyor. Bir yandan da, şairin düzyazıdan niye gitgide uzaklaştığını saptıyor. Edip Cansever 1983'te "Yalnızca şiir düşünüyorum" demiş. Üzülmemek elde değil.
Üzülmemek elde değil, vurgulamak istiyorum, çünkü onun 1975 sonrasında yazdığı "Kapalıçarşı" ya da yaşamöyküsünü dile getiren yazısı, şairlerin düzyazılarına yetkin birer örnektir.
"Yaşamöyküsü"nden:
"Üç Horan Kilisesi'nin önünde bir gelin arabası duruyor bazen. Meyva satıcıları, garsonlar, plastik eşya satıcıları gelinin çıkmasını bekliyorlar kiliseden. Küçük komiler garson, garsonlar patron oldu çoktan, öyleyse ben kaç yaşındayım? Sarı bir tuzluğun rengi yansıyor madenî kül tablasından."
"Kalinikhta"yla karşılaştırın, yakın akrabalık şaşırtacak. (Unutmamak gerekir: Sait Faik çok duyarlı şiirler yazmıştı.)
Oktay Rifat'ın üç romanını da çok severim. Oktay Rifat sadece üç roman yazdı diye yerinirim. Ama bu üç romandan 'sonuncusu', Bay Lear gerçekten bir şairin düzyazısı. Bay Lear'i defalarca okudum.
Hep merak ettim: Şairler nesir yazarken neyin kaygısını duyarlar?
15 Mart 2009, Pazar /Zaman gzt.
|