ya sanırım Lale hanımın kafası karışmış

güzel insanlardan korkmak konusu bizim lisede konuştuğumuz bir konuydu. okulun güzel kızlarına kimse yanaşmazdı çünkü korkardık. bu korku sadece red edilme korkusuydu sanırım. daha ulaşılabilir hedeflere yönelmeyi tercih ederdik. bu güzellik konusu sadece fiziki güzellik değildi. Lale hanımın dediği gibi akıl ya da karizma ya da maddi güç karşısında da bir tür kendini ezme içine girilirdi. bu yüzden kimse zengin olduğunu bildiği bir kişiyle arkadaşlık etmek için bile yanaşmazdı. tamamen gücünün farkında olmama ya da üstün yönlerimizi görememekle ilgili olduğunu düşünüyorum. insanların karşılarındakileri çok fazla büyütmeleriyle ilgili tutum. karşı taraftaki büyüklenme duygusunu daha da ateşler. bu durum kendi kendini çoğaltan bir döngüdür. biz kendimizi eziklerdik güzel kızlarda kendilerini beğenmiş halleriyle bahçede dolaşıp büyüklenirlerdi. sonuçta onlar yanlız ve mutsuz bizse ulaşılabilir hedeflerle mutlu takılırdık.

Lale hanımda bu eziklemeden sonra hayvanlar alemine geçiş yapmış ve nedense anlayamadığım bir leopar hikayesine geçmiş. hikayede leopar kendince bir atlatma taktiği yapıp yavrusu ölmüş rolü yaptığını anlatıyor. o zaman sanırım güzel insan da kendini çirkin göstermek durumuna düşüyor. ya da akıllı insan kendini aptal konumuna düşürmeli. "ekolojik dengede huzur" için arada bir aptala yatmak lazım sanırım

işte bence yazının en can alıcı yerine geliyoruz. özel insanların gündelik hayatta neleri yapabilecekleri ya da yapamayacakları konusu. böyle bir durumda iki insanın arasında ki aşkın yara alması söz konusu oluyormuş. fakat zaten zor olan özel insanların bir araya gelmesinin zorluğu ortadayken iki özel insanı bir eve sokmak ve bunları aşkla birbirine bağlamak için gerçekten ilahi bir güç gerekir sanıyorum.

özel olan aşk mıdır yoksa insanlar mı? yaralanan insaların beğenileri mi yoksa aşk mı? aşk iki insanın tüm çıkarlarını çıkarıp bir kenara bıraktıkları bir olgu mu yoksa herşeyiyle kabullenip yürüdükleri bir yol mu? peki herkes kendince aşkı tarif ederken bu olguyu yanlızca aristoklara indirgemek adil mi? günümüzde aristokrasi nerede var? herşeyi bir kenara bıkarıp aşkı yanlızca soyunma ya da beslenme eylemleriyle yok olabilecek bir şey gibi göstermek aşkı yüceltmeye çalışırken düşürmek gibi geliyor bana. yani gözümüzde büyüttüğümüz aşk mı yoksa aşık olduğumuz insanın insani bir yanını görmekten duyduğumuz rahatsızlık mı? eğer insaların aynı evde yaşarken insani yönlerini görmemek aşkı güçlendirecekse kimse sevgilisinin yanından kalkıp tuvalete gitmemeli

ah bu konu daha çok su götürür.
yazının sonunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. bu özel insanların hayranları var ve kıskanılıyorlar. kıskanıldıkları için özel insan bunları tehdit olarak algılıyor ve korkuyor. korktuğu için kendini hayranlarına yaklaştırmıyor ve yanlızlık labirentine düşüyor/düşürüyor. fakat yaşlılığında kendine bakacak birini istiyor mutlaka. (ama burada yaşlılığında kendine bakacak birini aramaz diye yazmış Lale hanım. bunu anlayamadım) ve korku duvarda yürüyen akrep olur.

? sonrada kimseyle ilişki kuramayan bu özel insanlar terk edilirler. (kim tarafından terk edilir)

ya da kötücül davranışlara maruz kalırlar. (tekrar soruyorum kim tarafından) fakat herşeyi elde etmişlerdir ve anlamını bilmediğim kelimelere ('angoisse' 'spleen') sahiptirler. sonra sıkılıyorlarmış ve gerçek iletişimi arıyorlarmış. gerçek iletişim dediği şeyse nedense aristoklarda değilde bekçilerde, bodyguardlarda (neden "koruma" değil?) ya da bahçıvanlarında var. sonra bizim naciz genel kültürümüzle bilemeyeceğimiz bazı film ya da şarkı ya da kitaplara dönüşürlermiş. bunun sonunda gerçek iletişimden intahara geçilirmiş. intihara geçmemek için işlere gömülmek gerekiyormuş. daha çok çalışıp can sıkıntısını yenebilirmişiz. tabi buna da itirazım var.

işler dediği nedir? aristokların hangi işte çalıştığı görülmüştür? madem aşkı yaşamak için aristokrat olmak gerekiyor -ki aristokratlık doğuştan gelen birşeydir- nasıl işlere gömülmeliyiz? demekki kültürel faliyetlere ya da çılgın partilere yelken açmalı. peki kültürel faaliyetler insani durumları ortaya koymaz mı? sokakta öpüşen iki gencin fotoğrafı bize aşkı hatırlatmaz mı? çalgılarıyla köprüde müzik yapan çingenelerin filmi bizi duygulandırmaz mı? o zaman aristokrat çevremizden çıkıp halkın arasına karışmalıyız.
sanırım çok soru sordum. bu kısacık yazıdan ne çok anlam çıkarmaya çalıştım. sanırım ben bu yazıyı gerçekten yanlış anladım hatta anlamadım.