İlk ustası Şehrazat olan öykü, nihayet hak ettiği itibara kavuştu. Ama bu konuda kuramsal kaynaklar hala sınırlı. Bülent Aksoy’un yayına hazırladığı Hikâye Sanatı Üzerine Yazılar sayılı kaynaklardan biriŞimdilerde rastlamaz olduk, ama bir süre öncesine kadar birkaç hikâye kitabı yayınlayan yazarlara, “Sırada roman mı var?” diye sorulması âdettendi. Hikâyenin gerçek bir edebi tür addedilmediğinin göstergesiydi bu soru. Geçtiğimiz yıllarda hikâye yazdığımı öğrenen birkaç kişinin aynı tepkiyi verip, “Çocuk kitabı mı?” diye sorması dikkatimi çekmişti. (Bu yanlış anlaşılmanın ‘hikâye’ kelimesinden kaynaklandığı düşüncesiyle, sonraları ‘öykü’ kelimesini yeğlediğimde de, benzer tepkiyi aldığımı belirtmeliyim.) Bu da, en azından edebiyatla yakın ilişkisi olmayanların gözünde, hikâyenin henüz olgunlaşmamış, gerçek anlamda edebi nitelik kazanmamış bir tür olarak görüldüğünün bir başka göstergesi.
Bu yanlış algı sürüyor olabilir, ama ne mutlu ki en azından edebiyat ve yayın dünyasında böylesi bir algı artık geçerli değil. Hatta giderek tersi bir eğilim dikkat çekiyor. Romanın yayın dünyasındaki hegemonik konumuna duyulan tepkiden kaynaklanıyor olmalı; romanın değil de hikâyenin hakiki edebiyat olduğunu işitmeye başladık. Kuşkusuz, böylesi bir iddianın da gerçeklikle ilgisi yok, ama böyle bir iddianın ortaya atılabiliyor olması, en azından hikâye konusundaki algının ciddi biçimde değiştiğini gösteriyor. Hikâyenin -bir anlamda- itibarının iade edilmesini sağlayan başlıca etmen, günümüzde yazılan hikâyenin niteliğindeki yükseliş ve çeşitliliğindeki artış. Bu gibi olumlulukların yanında, hikâyeseverlerin eksikliğini duydukları bir konu var, o da hikâye konusundaki kuramsal yapıtların azlığı. 1990’dan sonra yayınlanan öykü dergilerinin hepsi, bir biçimde bu eksikliği gidermeye çalıştılar, ama bu konuda elimizin altında derli toplu diyebileceğimiz çok az yapıt bulunuyor. Bu nedenle, Bülent Aksoy’un yayıma hazırladığı Hikâye Sanatı Üzerine Yazılar’ın bu önemli boşluğu bir nebze kapattığı söylenebilir.
Hikâye ihmal edilen bir dal
Bülent Aksoy da, kitaba yazdığı önsözde bu eksikliği/boşluğu vurguluyor. Aksoy’un Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümünde verdiği “Hikâye Çevirisi” konulu dersin ürünü olan bu makaleleri Türkçeye çevirirken temel düşüncelerinin, “Türkçede roman tarihi ve kuramı hakkında pek çok inceleme olduğu halde, hikâye sanatı hakkında pek az kuramsal ve eleştirel kaynak bulunması” olduğunun altını çiziyor. Aksoy, bu tespitin ardından, öncelikle “hikâye tarihine mal olmuş bazı temel kuramsal metinlerin Türkçeye kazandır[mayı]” amaçladıklarını belirtiyor. Seçilen metinlerin bir bölümünün kuramcılardan çok kendileri de hikâyeci olan yazarların kaleminden çıkmış olması da kitabın ilgi çekici bir başka yanını oluşturuyor. Aksoy, “modern hikâyenin temellerini atıp bu sanata yön vermiş yazarların kurmaca anlatının bu türü üstüne yazdıkları” bu yazıları “temel metinler” arasında sayıyor. Gerçekten de, hikâye sanatının ilk ortaya çıktığı dönemin öncü yazarları olarak sayabileceğimiz Edgar Allan Poe, Çehov, Maupassant, Sherwood Anderson’un kendi yaptıkları işin üzerine eğilip bu konuda ortaya koydukları düşünceler hikâyenin bir tür olarak ortaya çıkmasına yardımcı olan başlıca çabalar arasında sayılmalıdır. Bu yazarların hikâye sanatı hakkındaki görüşlerini okumak bugünün hikâyesever okurları için aynı zamanda hikâye sanatının yaşadığı evrimi görebilme imkânı aynı zamanda. Örneğin, 1847 tarihli “Nesir Diliyle Yazılmış Hikâyede Bir Tek Etki Yaratmanın Önemi Üzerine” başlıklı yazısında Poe, hikâyeyi şiirden ayırırken şiirdeki ritmin, “temellerini hakikatten alan düşüncenin ya da anlatımın gelişmesine engel ol[duğunu]” belirttikten sonra, “oysa hakikatin dile getirilmesi daha çok, hatta en çok hikâyenin işidir,” diyor. Poe’nun hakikatten söz etmesinin üzerinden sadece 41 yıl geçtikten sonra bir başka büyük hikâyeci Maupassant ise, “tek bir gerçekliğe inanma[nın] çocukça bir davranış” olduğunu belirtip, “her birimiz[in] dünyaya kendi gözlerimizle bakarak ayrı bir yanılsama yarat[tığımızı]” vurguluyor. Bu tespitin ardından elbette, yazarın amacının hakikatin dile getirilmesi olduğu söylenemeyecektir. Maupassant’a göre yazarın elinde sadece kendi gözleriyle bakarak gördüğü bir “hayat yanılsaması” vardır ve “yazarın amacı [da] bu hayat yanılsamasını elindeki bütün edebi teknikleri kullanarak gerçeğe yakın bir şekilde yeniden tasarlamaktır.”
Modern hikâyenin en önemli isimlerinin başında gelen Anton Çehov’un hikâye sanatına değindiği birkaç mektuptan bölümler yer alıyor kitapta. Bu kısacık metinler hikâye sanatına gönül verenler için büyük önem taşıyan önermeler içeriyor. Örneğin, “Bırakın yargıçlar yargılasın,” diyor Çehov, “benim görevim sadece onların ne tür insanlar olduğunu göstermek.” Çehov’un şu cümlesi de, Poe’nun görüşünün bir eleştirisi olarak okunabilir. “Sanat ile vaazı birleştirmek hoş olurdu tabii, ama hikâye tekniği göz önünde bulundurulduğunda bu, kanımca çok zor, hatta nerdeyse imkânsızdır.” Kısacık hikâyeleriyle hayata dair çok önemli noktaları fark etmemizi sağlayan Çehov, benzer biçimde bu mektuplardaki birkaç cümleyle hikâye sanatına dair önemli noktaların altını çiziyor. Amerikan edebiyatının önde gelen hikâyecilerinden Raymond Carver da, Call If You Need Me’de yer alan bir yazısında Çehov’un bir mektubunda okuduklarının kendisini ne kadar etkilediğinden şöyle söz eder: “Yazıştığı pek çok kişiden birine tavsiyeleri vardı. Şöyle bir şeydi: Dostum, sıradışı ve hatırlanacak işler yapmış sıradışı insanları yazmak zorunda değilsin. (...) Çehov’un bu mektubunu, öbür mektuplarını ve hikâyelerini okuduktan sonra pek çok şeyi daha önce gördüğümden farklı görmeye başladım.”
Hikâye Sanatı Üzerine Yazılar’da Gogol, Çehov, Mansfield, Joyce, Faulkner, Woolf gibi yazarların yapıtları hakkındaki eleştirel yazılar da önemli bir yer tutuyor. Bu çok doğal. Edebiyat kuramı, kurallar kaideler vazederek, “Öyle değil böyle olmalı” denilerek oluşturulamaz. Somut olarak metinler üzerinden, o metinlerin tartışılmasıyla ortaya çıkmak durumundadır. Bu nedenle de edebiyat söz konusu olduğunda mutlak kurallardan söz edemeyiz. Yazarlar, mutlak kuralları olan bir edebiyat kuramına inansalardı, edebiyat yüzyıllar boyunca hiçbir dinamizm göstermez, aynı kalıplar halinde sürerdi. Öte yandan, bu durum edebiyat kuramından uzak durmamızı gerektirmiyor. Aksine edebiyatın dinamik boyutunu daha iyi algılayabilmemiz için edebi metinler hakkındaki kuramsal tartışmaları da bilmemiz gerekir. Sadece edebiyatı daha iyi bilmek için değil, edebi metinlerden daha çok tat alabilmemiz için de, bu metinlere geniş bir perspektiften, kuramsal yaklaşımların ışığında bakmak faydalı olur. Hikâyesever okurlara yeni okuma biçimleri sunan Hikâye Sanatı Üzerine Yazılar hikâye sanatının gelişimi ya da neliği konusunda bilgilendirici olduğu kadar, hikâye okurken aldığımız tatlara yeni tatlar da katan bir derleme.
BEHÇET ÇELİK
www.stargazete.com