Tuna Denizer
Yazar

Offline
Mesaj Sayısı: 51
|
 |
« : Şubat 05, 2010, 08:06:34 ÖS » |
|
Daha önce söyledim mi hakim bey, onu nerde görsem tanırım. Evet evet bundan eminim. Kokusu bile aklımda. Ezilmiş leylak kokusu... Otobüs o gün tıklım tıklımdı. Güç bela oturacak bir yer buldum. Tam karşımdaki koltukta oldu herşey. Ah nerden bilebilirdim, böyle güzel bir kızın? Kız diyorum hakim bey, tam bir kızdı karşımdaki çünkü. O boy pos, o endam! Vallahi kısacık boyumdan utanmadım desem yalan olur. Koltukların arasındaki boşluk öyle dar ki. Upuzun bacakları nerdeyse dizlerimin arasında. İstesem biraz öteye kayabilirdim, bilerek kaymadım.. Ne yani hakim bey, o bir kız olarak sere serpe otururken, ben bir erkek olarak... Herşeyi hatırlıyorum, hakim bey herşeyi... Giydiği saten elbiseyi bile. Bal rengiydi. Hareli bal rengi. Öyle yapışmıştı ki üstüne, vücudunun en ince kıvrımlarını bile görebiliyordum. Göğsüne kadar açık yakasına gelince, tam insanın kafasını karıştıracak şekilde. Görünen kısımlardan görünmeyenleri çıkarabilene aşk olsun. Bacak bacak üstüne attığı zamanlardan söz ettim mi? Ayrıca iki de bir bacağını değiştirmesinden. Eğer biraz kılık kıyafetime, tipime güvensem sırf benim için yapıyor diyeceğim ama, ne gezer ben de öyle bir hal. Bir kere çok zayıfım. Hatta çekinmeyin gözlerinizden anlıyorum, sıska da diyebilirsiniz, sıska bodur horoz. Omuzlarım öyle dar ki kafam ortasında kocaman kalıyor. Dahası var. Boynum ince olduğundan testesteron fazlalığından diye böbürlendiğim saçsız başım bir değneğe takılmış gibi. Ne duruyor sunuz, bana korkuluk desenize! Neyse beni geçelim ne diyorduk, bacaklar... Hiç üşenmiyor beş dakikada bir üsteki bacağı alta alıyor alttaki bacağı üste. Sizin için “bunun ne önemi var,” demek kolay hakim bey. Çünkü siz, ne o bacak değiştirmelerdeki eteğin yukarı sıyrılışını, ne de değiştirilen bacakların arkasındaki pembeye çalar uçucu rengi gördünüz. Şimdi anlıyorsunuz değil mi benim halimi? Elbise demişken, onu neden bana bakarak iki de bir aşağı çekiştirdiğini bir türlü anlamadım. Hem elbise bir milim uzamıyordu hem de benim, elbisenin boyuyla bir problemim yoktu... Söyledim ya hakim bey tanrı onu yaratırken herşeyi düşünmüş. O da farkında bunun. bir çalım bir kurum. Saçını geriye atışı bile başka türlü. Sol elini yavaşça yukarı doğru hareket ettirip, güneşten rengi açılmış, dalgalı kumral saçlarını öyle bir geriye atışı var ki... İşte tam o anda yüzünün her tarafını görebiliyordum. En çok da çıkık elmacık kemiklerini. Vallahi hakim bey bana sorarsanız o kemikler dağıtıyordu yüzün her tarafına güzelliği. Nasıl mı? Gözlerini öyle uzak ve derin yapıyordu ki, erişilmez birşey. Eğer beni cesaretlendirecek bir bakışı ya da gülüşü olsaydı dakikalarca gözümü ayırmadan o sonsuz karanlığa bakabilirdim... Ama ne gezer, burnu öyle havadaydı ki... Burnu mu dedim hakim bey, öyle mecazen falan değil o gerçekten havadaydı. Hatta üzerindeki küçük kemere rağmen... Benim burnum da kemerli... Bahsetmesem daha iyi. Tepesinden kocaman bir kemik fırlamış gibi duruyor suratımın ortasında. Uzunluğu da yabana atılmaz hani. Nerdeyse dudaklarıma değiyor. Oldu bitti sevmedim burnumu. Tabii bunda annemin payı yok değil. Beni her azarlamasında “kertme burunlu oğlan” demeseydi belki daha barışık olurdum onunla. Bundan iki ay önce “bir bıyık durumu biraz kurtarabilir,” dedim, işte görüyorsunuz hakim bey bıyıklı halimi! Komik değil mi? Ağzıma doğru inen sarı sarı bir kaç tüy! Düşünüyorum da benim de herşeyimi uyumlu yaratmış tanrı. Şimdi akları sararmış bu firlak gözlerle, koca kemerli bu buruna kaytan bıyık mı olacaktı yani? Çirkinlik de güzellik kadar uyumlu olmalı değil mi hakim bey? Beni geçelim mi? Haklısınız. Nerden bana geldik ki? Ne diyorduk, hatırlıyanınız var mı? Yolculukta oldu herşey. Onun, bedeni otobüste, aklı kimbilir nerde yolumuza devam ederken... Yanındaki koltuk boşalmasaydı ve o yakışıklı adam “gerçi şimdi adamın yakışıklılığı bir işe yaramıyor ama” yanına oturmasaydı, uzun bacakları dizlerime dokuna dokuna ineceği durağa kadar gidebilirdik onunla. Adamın kızı keşfetmesi bir saniye bile sürmedi hakim bey. Boyuna posuna kaşına gözüne güveniyor ya, hemen harekete geçti. Ben zaten o sahneye çıktığı an terkettim oyunu... İşte böyle başladı herşey. Önce kıza doğru yaklaştı. “Kız bu,” dedim. “Ne de olsa çekinecek biraz geriye doğru kayacak.” Ne gezer. Yerinden bile kıprdamadı. Sadece adama baktı! “Öfkeli miydi,” diye sorarsanız onu anlayamadım. Öfkeden farklıydı. Neyse adam bir bakışla durur mu? Bana bile aldırdığı yok. Gittikçe kıza sokuluyor. Kız tepkisiz. Bir an hoşuna gittiğini bile düşündüm. Adamın eli durmuyor. Kızın bacaklarına doğru uzanıyor. Kıza bakıyorum hala kıpırtısız. “Pes doğrusu,” diyorum hakim bey “pes vallahi, böyle ulu orta! Fakat suç kızda, ağzını açıp bir kelime etmiyor ki...” Neyse hakim bey uzatmayalım adam işi ilerlettikçe ilerletti. En son gördüğümde elini kızın eteğinin altına doğru götürüyordu. İşte hakim bey ne olduysa o anda oldu. Adam ateşe değmiş gibi çekti elini eteğinin altından. Kız adamı bileğinden yakaladı. Aynı anda neresinden çıkardığını anlamadığım bir bıçak gördüm elinde. Ben olduğum yerde sindim... Adam kızın elini tutacak oldu ama nafile. “Sizi aşağıklar,” diyordu bir erkek sesi, bıçağı peşpeşe saplarken yakışıklı adamın karnına. “Sizi sürüngenler, hepiniz geberin!” Adam gözleri faltaşı gibi açılmış olduğu yere yığılırken, işte hakim bey şu gördüğünüz peruk düştü kucağıma. Güneşte rengi açılmış, dalga dalga saçlı, kumral peruk. Daha önce söyledim mi hakim bey, onu nerde görsem tanırım. Kokusunu bile aklımda. Ezilmiş leylak kokusuydu...
|