Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mektup Türünün Özellikleri/Örnek Mektup  (Okunma Sayısı 12561 defa)
nazmiye denizer
Administrator
Köşe Yazarı
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 536



« : Ekim 23, 2008, 08:06:36 ÖS »

Türk Edebiyatı’nda Mektup
(Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)


“Mektup, “Bir şey haber vermek, bir şey sormak veya istemek için, birine çoğunlukla posta yoluyla gönderilen, zarfa konulmuş yazılı kâğıt, nâme” demektir.(1) Bir başka tarifle,”Yazılı nesne, yazılmış şey” demektir. Farsçası nâme, Türkçesi betik, bitigdir. Birbirinden uzakta bulunan kişi ve kurumlar arasında haberleşmeyi sağlayan bir yazı türü. Mektuplar, insanların bilgi, görüş ve düşüncelerini birbirine bildirmek, istek ve dileklerini iletmek için sık sık kullandıkları bir araçtır.(2).

Mektubun Türk dünyasındaki yeri henüz açıklığa kavuşmamakla beraber, “MS.580 yılında İstanbul’a gönderilen diplomatik bir mektup ve daha sonraki yüzyıllarda Uygur prenslerinin yazdıkları mektuplar ele geçmiştir. Bunların dışında diğer Türk hükümdarlarının da komşularına veya devlet adamlarına siyasî nitelikte mektuplar gönderdikleri şüphesizdir. Türk edebiyatında mektup türünü Anadolu’ya yerleştikten sonraki tarih içinde takip edebiliyoruz. “(3)

17. Yüzyıldan sonra edebiyat türü olarak gelişen mektup, 19. yüzyılda büyük bir önem kazanır. Bunda okur yazar oranın artmasının, 1820 yılından sonra mektup zarfının ve posta pulunun kullanılmaya başlanmasıyla, posta hizmetlerinin düzenli hale gelmesinin büyük rolü olmuştur.

Günümüzde en çok kullanılan nev’ilerden biri olan mektup, “temelde bir haberleşme aracı” olmasıyla beraber kompozisyon ve taşıdığı üslup nitelikleri bakımından edebî bir değer ihtiva eder. Bunun yanında mektuplar, edebiyat tarihçisi için olduğu kadar bir tarihçi içinde belge niteliği taşımaktadır.

Mektuplar, her milletin edebiyatında önemli bir yere sahip olan edebi bir türdür. Klasik edebiyatımızda “bir şeyi meydana getiren, bina eden mânâsına umumiyetle nesir karşılığı inşa, nâsir yerine münşî sıfatı” kullanılırdı. Münşî “edebî ilimlere vâkıf, bir maddeyi neşren ve mükemmel surette kaleme alabilen, kâtip demektir.” (4) Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi

Bu münşilerin çoğu “Mektupçuluk, Vaka-nüvislik, Reis’ülküttaplık, Sadr-ı azamlık v.b.yüksek me’muriyetler işgal eden kimseler, şairler, müdürrisler, ilim adamlarıdır. Feridun Bey, Abd’ül Celil Bin Yusuf, Celalzâde Salih, Lâmiî, Kınalızade Ali Çelebi XVI. asrın; Okçuzâde Mehemmed Şâhî, Yenicevardan’ndan Şeyhzâde Mehemmed, Bosnalı Abd’ül-Kerim, Dukabinzâde Osman, Vânî Mehemmed, Âlî, Nabî, Veysî ve Nergisî XVII. yüzyılın; İshak Hocası, Ahmet Efendi, Bursalı Buhaeddin, Nazmîzâde Hüseyin Murteza, Kânî, Ragıp Paşa XVIII. asır Türk edebiyatının meşhur münşileridir ve münşeat mecmuaları vardır”(5). Bunun yanında 19. yüzyılın başlarında ve Tanzimat’tan sonra da birçok münşinin yetiştiği görülür.”Antebli Mehmed Münib, Diyarbakırlı Şa’ban Kâmî v.b.”(6).

Klasik edebiyat döneminde mektup kavramını karşılayan kelimeler oldukça çeşitlidir: “Tabiî bu değişik adlar, mektubu yazanla yazılanın çeşitli durumları gözönüne alınarak verilmiştir. Dostluk, kardeşlik, sevgi belirten mektuplara muhabbetnâme, meveddetnâme, uhuvvetnâme, rütbece alt durumda olanın üste yazdığı mektuplara ariza, şukka; alçak gönüllülük göstermek için bazen varakpâre denildiği de olmuştur. Bunlara ek olarak halk dilinde (âşık edebiyatında) mektuba kâğıt, gam yükü, gönül dili, çile bohçası, nâme gibi isimler verilmesi yanında, sevgiliden âşığa -sözlü olarak- gelen haberin yazılmamış ferman, bu haberin sevindirici olması halinde de şekerli hurma adını aldığı belirtilmelidir.

Düzyazı, mektup yazanlar münşî, devletin ve sarayın resmi yazıcılığını yapanlar da nişancı, tevkiî gibi adlar almışladır. Münşilerin yazdığı özel veya resmî mektuplarla başka nesirlerin toplandığı kitaba münşeat (Feridun Beyin Müşeâtu’s-selâtin’i gibi), yalnızca mektupların toplandığı esere mektûbât (Mektûbât-ı Şeyh Aziz Hüdâî) denildiği gibi çeşitli adlar taşıyanlar da vardır: Nüzhet Mehmet Efendi’nin Muaddilü’l-imlâ ve Mükemmelü’l-inşa(1885)’sı Hayret Efendi’nin Riyâzu’l-kütebâ ve hıyâzu’l-üdeba(1826)’ı böyle eserlerdir”(7).

Münşilerin işledikleri konular sosyal hayattan pek ayrı olmasa da, kullandıkları dil tabilikten uzak, mutantan, türlü edebî sanatları içeren ağdalı bir dildir. “Münşeatların bir kısmı didaktik nitelik taşır. Ümera, hükemâ, sâdât, şuara, ulema, guzât, kudât, meşayih, vüzera için yazılacak mektup ve yazıların başlıkları, hatimeleri, yazılana uygun düşecek cümleler, ibareler beyitler, örnekler verirler “(Karizmatik.

Tanzimat‘dan sonra bir çok tanınmış şahsiyet Garp edebiyatından roman, tiyatro gibi nev’ilerden tercüme yaptığı gibi, mektup türünde de tercüme yapılmıştır: “Jean-Jacques Rousseau’nun Novvelle Heloise’inden iki mektubu Münif Paşa, aynı eserde bir başka mektubu Pertev Paşa; Recaizade Ekrem ve Ahmet Mithat, Alexandre Dumas Fils’in La Dame Aux Camelias’ından birer mektubu Türkçe’ye tercüme ettiler”.(9)

Bir mektup genellikle giriş, gelişme, sonuç gibi bölümlerden ve tarih, hitap ve imzadan müteşekkildir. Mektuplar genellikle nesir olarak yazılsa da, edebiyatımızda manzum olarak yazılmış edebî mektuplar da mevcuttur. Hususî mektupların yanında edebiyatımızda, tenkit ve münakaşa, roman, hikâye, seyahat; makale, röportaj, sohbet gibi nev’ilerde yazılan mektuplar da vardır.

Tanzimat’tan sonra, “Fransız mefkûresinden mülhem olarak” memleketimizin içinde siyasî, edebî ve birçok sahada meydana gelen değişiklikler neticesinde bazı simaların firar etmeleri ve sürgüne gönderilmeleri sonucunda bir tenkit ve münakaşa ortamı doğmuştur. Bu konuda yazılmış mektuplara şunları örnek gösterebiliriz: “Namık Kemal’in, Ziya Paşa tarafından hazırlanan bir şiir antolojisi (Harabat) için yazdığı Tahrib-i Harabat (1885) ve Takib-i Harabat (1885) ile Mecmua-i İrfan Paşa da yeni bir şiir anlayışına karşı çıkılması üzerine kaleme aldığı Îrfan Paşa’ya Mektub’u (1885), Recaizade’nin Mes Prisons (1869) adlı çevirisiyle ilgili olarak yazdığı Mes Prisons Muahazenâmesi (1885), Muallim Naci ile Şeyh Vasfi’nin o dönem şiirimizle ilgili görüş alışverişlerini ortaya koyan on iki mektupluk Şöyle Böyle adlı eser (1886), yine Muallim Naci’nin Beşir Fuad’a yazdığı Victore Hugo monografisi dolayısıyla başlattığı ve yedi mektup süren münakaşalarını içine alan İntikad (1888), Corneille’nin Cid’ini tenkitli özet şeklinde yayımlayan Ahmet Mithat’ın Sait Bey ile olan münakaşa mektuplarını bir araya getiren Sait Beyefendi Hazretlerine Cevap (1898), Ali Canip’in Cenap Şahabeddin ile dilde sadelik, Türkçülük konularındaki münakaşalarından meydana gelen altı mektubunu topladığı Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım (1918), Cenap Şahabettin’in alaylı bir dille “Oğluma Mektup” başlığı altındaki didaktik hüviyetli pek çok mektubunun toplandığı Evrâk-ı Eyyam (1915), Nurullah Ataç’ın çeşitli sanat konularındaki görüşlerini belirttiği mektuplarından oluşan Okuruma Mektuplar (1958)”(10).

Edebiyatımızda mektup tarzında ilk romanı, “Hüseyin Rahmi Gürpınar denemiş ve karı koca geçimsizliğini ele aldığı Mutallaka’yı yazmıştır. Daha sonra yazdığı Sevda Peşinde’nin ikinci bölümü, Ömer Seyfettin’in Bahar ve Kelebekler, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Aşk ve Ayak Parmaklan, Sivrisinek, Lokantanın Esrarı, Memlekete Mektup hikâyeleri; Halide Edip Adıvar’ın Handan romanı, Harap Mabetler’deki imzasız mektuplar hikâyesi; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kadınlık ve Kadınlarımız, Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri, Okun Ucundan’daki hikâyeleri; Reşat Nuri Güntekin’in Sönmüş Yaldızlar, Bir Damla Gözyaşı, Bir Hazin Hakikat, Yalan, Bir Hayal Kırıklığı, Kumandanın Şoförü hikâyeleri mektup tarzındadır. Bunlardan başka Halit Ziya, Mehmet Rauf, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Sait Faik’in bir kısım hikâyeleri de mektup şeklinde yazılmışlardır”(11).

Bazı yerlere yapılan seyahatler de bazen mektup türünde yazılmıştır “Cenap Şahabeddin’in Hac Yolunda (1909) ve Avrupa Mektupları (1931), Ahmet Rasim’in Romanya Mektupları (1916), Falih Rıfkı’nın Londra Konferansı Mektupları (1931) ve gazete sütunlarında kalarak kitap haline henüz getirilmeyen Danimarka Mektupları, anılan yerlere yapılan seyahat sonucunda yazılmışlardır”(12).

 Makale, röportaj ve sohbet türünde yazılan mektuplarda şunlardır: “Ahmed Mithat’ın iktisat, siyaset, kozmografya, matematik ile ilgili bilgiler verdiği Hallu’l-ukd (1892) ile Schopenhauer’in Hikmet-i Cedîdesi (1888), Ahbâr-ı Asara, Tamim-i enzâr (1892) adlı eserleri (makalelerden); Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları (1912, fikra ve sohbetlerden); Mahmut Yesarî’nin Yakacık Mektupları (938, röportajlardan) meydana gelmiştir” (13)

 Edebiyatımızda az da olsa bulunan manzum mektuplarda, mektupların temel taşı olan tabilik, içtenlik oldukça zorlanır: “Şeyhî’nin Hüsrev ü Şirin’inde, Hüsrev’in Şirin’e ve Fuzûli’nin Leylâ ile Mecnûn’unda, Mecnûn’un Leylâ’ya yazdığı mektubu; Şehzade Beyazıd’ın Kanunî’ye, Kanunînin Beyazıd’a yazdıkları mektuplar; Bağdatlı Ruhî’nin devrinin bütün şairleri ile dostluk münasebeti için yazdığı kırk bir beyitlik kasidesi; Bayburtlu Zihnî’nin sevgilisine yazdığı üçer dörtlüklü iki ayrı mektubu; Ali Paşa’nın Mahmut Paşa’ya, Hafız Ahmed Paşa’nın Bağdat kuşatması sırasında IV.Murad’a, IV.Murad’ın Hafız Ahmed Paşa’ya verdiği cevabî mektupları; Edhem Pertev Paşa’nın Nefise Hanım’a annesi tarafından yazılan manzum mektubu (22 mısra); İsmail Safa’nın kardeşi Vefa’ya (üç) ve memleketi olan Trabzon’a yaptığı ziyaret dolayısıyla yazdığı mektupları, (Mevlid-i Pederi Ziyaret, 1894, yüz seksen dokuz beyit); Ziya Gökalp’in Atatürk’e hitap ettiği İstida (elli dört mısra) ve İkinci İstida (otuz iki mısra) başlıklı mektupları manzum mektuplara örnek gösterilebilir. Aka Gündüz’ün Balkan Savaşı sırasında İki Bayram’ı, Ana Mektupları (Bozgun, 1334), Halit Fahri’nin Bayram Mektubu(Cenk Duyguları, 1933), Kemalettin Kamu’nun İzmir Yollarında Son Mektup’u (N.R Evrimer, Kemaleddin Kamu, 1949), Orhan Seyfî’nin Sevgili’ye Mektup’u (Gönülden Sesler, 1928), Necip Fazıl Kısakürek’in Anneme Mektup’u (Ben ve Ötesi, 1932), Zindandan Mehmed’e Mektup’u (Çile, 1962), Bedri Rahmi’nin Birinci Mektup, İkinci Mektup (ve diğerleri, üçü birden 1953), Orhan Veli’nin Oktay’a Mektuplar’ı (Bütün Şiirleri 1960) edebiyatımızda belli başlı manzum mektuplardır”(14).

 

Türk Edebiyatında, isim yapmış şair, yazar ve sanatkârların yalnız mektuplarının toplandığı müstakil eserler de vardır: Ali Şir Nevaî, Lâmiî Çelebi, Nâbi, Ragıp Paşa, Tokatlı Ebubekir Kânî, Nev’izâde, Azmîzâde, Ganîzâde, Akhisarlı Abdulkerim, Zaifi Pir Mehmet ve benzerlerinin münşeatları ile, Akif Paşa’nın Münşeât-ı Elhac Akif Efendi (1843) ve Muharrerat-ı Hususuye-i Akif Paşa (1883) adlı eserleri; Namık Kemal’in hususî mektupları (C.I, II, III, Haz.F.A.Tansel, 1967, 1969, 1973), Abdühlak Hamid Tarhan’ın Mektuplar’ı (2 C. 1918), Muallim Naci’nin Mektuplarım’ı (1886), Ziya Gökalp’in Limni ve Malta Mektupları (Haz: F.A.Tansel, 1965), Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya’ya Mektupları (1957), Yaşar Nabi’nin Dost Mektupları (1972), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mektupları (Haz:Zeynep Kerman, 1974), Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektupları (1968) bunlardan bazılarıdır.

 Mehmet Nuri PARMAKSIZ


ÖRNEK MEKTUP 1

SEVGİLİ MİLENA/Zafer Ketizmen

Altın kalplim.

Dün gece sen uykudayken uyanıverdim uykumdan. Hayır ağlamadım. Giderken demiştin zaten ağlamak bana hiç yakışmıyormuş. Ağlayacak olursan gökyüzüne bak demiştin. Baktım işte gökyüzüne. Yıldızlar, dizilişleriyle göz bebeklerini çizmişler. Siyah bir pelerinde açıvermiş iki ışıklı inci.

Sabahı bekleyemedim. Güneş, uzak çatıların üzerinde ışıklarını oynaştırmadan çıkıverdim sokağa. Ne gördüm dersin Milena? Çiçekçi Bayan Rosa erkenden açıvermiş tezgâhını. Elinde sıcacık çay, yine biriktirmiş parmaklarını, öylece gülümsüyor. Gözlerini görmeliydin. Bir tapınaktan içeri girmek ister gibi yüzündeki çizgilere doluşmayı bekleyen ihtiyarlığı, gözleriyle utandırıyor. Ezik ve kaçkın, çokça utanmış bir ihtiyarlık yüzünün eşiğinde bekleşip duruyor. Saçlarını görmeliydin. Sanki çiçeklerin hepsinden görünmez bir çiçek yapıp saçlarıyla değişmiş. Ne çok severdin Milena, Bayan Rosa’nın şefkatli ellerini. Karanfil istedim. Verdi karanfilleri. Kızıl, kadife, yumuşacık. Kokladım. İçimden sen aktın.

Anladın, biliyorum, Milena. “Yapma” demiştin, “sakın gelme, görmek isteme beni!” demiştin. İstemeyebilseydim inan gelmezdim. İstemeyebileceğimi aklımdan hiç geçirmedim.

Kalıpçılar Sokağı’na kadar yürüdüm sonra. Köşede Elsa’nın akvaryum dükkânı açık. Elsa’yı bilirsin Milena, tam bir balık sevdalısıdır. Suda hışırtıyla kulaç atan pasparlak, rengârenk balıklarına şiirler yazan tek kadındır. Ona kalsa, balıklar daima doğruyu söylermiş. Suyun dışında yaşayabilen bir balık henüz var olmadığından her balığın öfkesi, sudaki yazı gibi uçup gidermiş. Bir balık olmak istermiş Milena, düşünsene, öfkesiz yetişkin bir balık. “Günaydın Elsa” dedim. “Nasılsın?” Karanfillere baktı. Kızıl, kadife, yumuşacık. Anladı.

Köşede, o kaplumbağalara benzeyen minibüsleri beklemeye başladım sonra. “Bizim kaplumbağalarımız bunlar” derdin Milena, “beslemenin bir yolunu bulmak lazım” derdin. Gülümserdin. Hele akşam çökünce farlarını haşarı çocukların gözleri gibi açan aynaları kurdeleli o yeşil mi yeşil olanına, “bizim bebek kaplumbağamız” derdin. Beklerken Rico çıkageldi. Yokuşun başından bu tarafa doğru usul usul indi. Akordiyonu elbette ki elindeydi. Yürümeyi öğrenmiş tatlı melodiler. Siyah tüylü şapkasıyla ince mavi fuları da. Ruhunu notalara adamış bir adamın kendinden geçmişliğiyle selam verdi. Akordiyonuyla yakasındaki rozet de öyle. Rico yakaladı akordiyonu sanki koşup yanıma gelmek istemişti. Çırpınıverdi akordiyon “bırak beni, bırak” dedi. Körüklerini şişirip usulca gevşedi ve ardımdan seslendi : “Hatırla Sevgili”

Ah Milena,

Altın kalplim.

Yol ne uzun geldi bana bilemezsin. Gidildikçe uzuyordu bu yol, eminim. Boyuna inatçı kesiliyordu, sonuna kadar uzun kesiliyordu bu yol. Gittikçe daha az gitmişlik ediyordu. Sana yaklaştıkça ulaşılmaz kılıyordu seni. Tutunmak istedikçe sana, seni benden alan o baş döndürücü dolambaçlarını başıma doluyordu. Sendeleyerek durduğumuzda başımı kaldırdım.

Milena’m,

Biricik sevgilim,

Oradaydın işte.

Cıvıldaşan kuşların, ağaçların, koyu hışırtıların, bütün başlangıçlarla bütün bitişlerin ve yaşamdan geriye kalan ak sütunların arasındaydın. Hayatın ortasında yazmaya kalkışan büyük beyaz kalemlerin arasında kalmıştın. Şurada mavi, burada kırmızı bir keder çıt diye açılıveriyordu. Çiçek tarhlarına temiz çamaşırlar gibi serilip kalıyordu. Büyüyordu. Büyütüyordu. Güneş değmiyordu tenine. Henüz uyanmamıştın. Saydam hüzünlerini peşi sıra sürüyen kadınların arasından geçip sana ulaştım. Usulca kucağına bıraktım karanfilleri. Kızıl, kadife, yumuşacık. İnan, ne olur, hiç ağlamadım.

Biliyorum, Milena. “Yapma” demiştin, “sakın gelme, görmek isteme beni” demiştin. İstemeyebilseydim inan gelmezdim. İstemeyebileceğimi aklımdan hiç geçirmedim.

Zafer Ketizmen


ÖRNEK MEKTUP 2

Dikkat Çocuklar, Oyuncakçıya Gidiyoruz Diye Kandırıldım!/TUNA DENİZER
   
Değerli Sunay Amca

Ben Tuna. Henüz üç yaşındayım. Hatta üç yaş olmama iki ay var. Hatırlarsınız dün oyuncak müzenizdeydim. Annem, babaannem ve dedemle birlikte. Resim de çekinmiştik sizinle.
Biliyor musunuz Sunay Amca, bence siz önemli birisiniz. Nereden mi biliyorum? Babaannemden. Ben müzeyi gezdikten sonra atölye kısmında, bir ablanın yardımıyla “tahta aslan”ımı boyarken birden babaannem geldi. Heyacanlıydı, dedeme ve anneme “Sunay Akın geldi, Tuna’nın onunla bir resmini çekelim” dedi. Ben babaannemi bilirim kolay kolay heyacanlanmaz hele de resim çektirme konusunda. Neyse ben yine de boyaların başından kalkmamak için direndim. Hatta direnişim etkili olsun diye biraz da ağlar gibi yaptım. Ama nafile. Bu sefer  direnişim hiçbir işe yaramadı. Fotoğrafı çekinmekten başka çarem yoktu, boyalı ellerimle ve yüzümle sizinle aynı karede gülümsedim. Babaannem size teşekkür etti. “Tuna ilerde sizinle resim çektirdiğini arkadaşlarına gururla söyleyecek” dedi. Siz babaanneme, “Esas ben arkadaşlarıma Tuna'yla resim çektirdiğimi gururla söyleyeceğim.” dediniz. Bu ne manaya geliyor bilmiyorum ama babaannem sözlerinizden çok hoşlandı kendi kendine “Büyük adam, büyük adam” dedi. Büyük adam olduğunuzu aslında ben de anlamıştım. Dedemden uzundunuz mesala. Belki babamdan da. Neyse Sunay Amca resme sonradan baktım da ikimiz de yakışıklıyız vesselam.
Bu büyükleri hiç anlamıyorum Sunay Amca, beni müzeye getirdiler en çok kendileri eğlendiler. Oyuncakların önünden ayıramadım onları. Ben uçaklara bakmak istiyorum, babaannem bebeklerin durduğu yerde takılıp kalıyor. Bir ara konuşurken duydum onun da öyle bir bez bebeği varmış. Annem de çok heyacanlıydı. Sık sık yanıma geliyor, “Bak Tuna, benim de bundan vardı, bundan da, bundan da...” Onu görmeliydiniz Sunay Amca, oyuncaklarla oynayan bir çocuktu sanki. Gözleri öyle güzel parlıyordu ki. Onu bir an oyuncak savaşı yaptığımız en sevdiğim arkadaşım Süheda’ya benzettim. Ne de olsa ikisi de kız. Acaba annem de küçükken oyuncaklarını vermemek için savaşmış mıdır?
Gelelim dedeme... Dedemin belki de hiç oyuncağı olmamış. Bunu onun konuşmalarından anladım ama doğrusu buna hiç üzülmedim. Çünkü dedem de çocukken oyuncağı olmadığı için üzgün değildi. Olmamasını o kadar komik anlatıyordu ki ben bile gülüyordum. Babanneme “Ne oyuncağı, sen bebeklerle oynarken ben yaylalarda koyun otlatıp tarlalarda çapa yapıyordum. Sefa ile büyümüşsünüz sefa” diyordu. Fakat Sunay amca birşeye çok hayret ettim. Dedemin hiç oyuncağı olmamasına rağmen oyuncaklar hakkındaki bilgisine. Bana oyuncaklarla ilgili bütün bilgiyi o verdi. Üstelik öyle basit anlatıyordu ki tam benim anlayacağım gibi. Belki de bu onun öğretmen olmasıyla ilgiliydi. Neyse sonuca bakalım. Ben dedemin anlattıklarından çok şey öğrendim.
En çok itfaiyeleri sevdim biliyor musun Sunay Amca? Onları uzun uzun seyretmek istedim. Sonra arabalar, uçaklar, gemiler... Bebeklerle hiç ilgilenmedim. O kızların işi. Tencereler tavalar da. Anem onlara da dikkatle bakmamı istedi ama dedem beni bu konuda destekledi. “İstemiyorsa bakmasın kızım” dedi. Bence dedem beni desteklemekten çok kendi fikrini söyledi ama işe yaradı, bebeklerle vakit kaybetmekten kurtuldum. Anneme bakarsanız  kız erkek oyuncağı diye ayrım doğru değilmiş ama şu an bununla meşgul olamam daha görecek  çok şey var müzede...
Mesela Trenler. Dizi dizi trenler. Babaannem trenlerle birçok kez seyahat etmiş. Hem öyle kısa seyahatlar da değil. İki üç gün süren uzun seyahatlar. On üç on dört yaşlarında çocukmuş o zamanlar. “Yatılı okul” diye başladı anlatmaya hüzünlü hüzünlü... Okulu çok uzak bir şehirdeymiş. Evlerine tatillerde trenle gelir gidermiş. Bazen trenler çok soğuk olurmuş. Bazen yer bulamazlarmış ayakta seyahat ederlermiş. Falan, falan, falan... Bu büyükleri anlamak zor. Her konuyla  ilgili anlatacak birşeyleri var.
Trenlerin olduğu yerde bir koltuk var Sunay Amca. Dedem, annem, ben, babaannem hepimiz oturduk oraya. Aynı trende gibi, yan yana. Resim de çektirdik. Çok güzel çıkmış...  Biliyor musunuz orası çok hoşuma gitti.  Keşke bir de oyuncaklara dokunup oynayacağım bir yer olsaydı. Mesela bir oda. Oyuncaklarla dolu bir oda... Yok yok, endişelenmeyin öyle uzun uzun kalmazdım orada, sadece yarım saatcik...
Kızılderililerden söz ettim mi? Denizaltılardan? Bu bölümlerdeki seslerden hafif ürkmedim desem yalan olur. Fakat babaannem, “her hissettiğimi anlayan babaannem” daha ben sesi farketmeden ya elimi tutuyor ya beni kucağına alıyor o bölümleri o şekilde geziyoruz. Eh kucakta olunca biraz heyacan iyi mi oluyor ne? Sesli odalardan çıkınca daha bir koşuyorum oyuncakların arasında.
Şimdi düşünüyorum da gelmemek için epey mücadele etmiştim. Müze ne bilmiyordum ki. İçinde bir "oyuncak" geçiyordu ama yine de bilmediğim bir yere gitmekte temkinliydim. Fakat yol boyunca tabelanızı her gördüğümüzde annemlerin heyacanlanmasından “iyi yol”da olduğumuzu anladım. Hele müzenin önündeki zürafaları gördükten sonra içeri girmek için acele bile ettim. Bahçedeki oyuncaklar ve eşeğe ters binmiş Nasrettin Hoca'dan sonra “tam yerine gelmişiz” dedim.

Neyse gelelim tavanarasına... Size bir sır vereyim mi Sunay Amca. Babaannem buraya bayıldı. “Kesinlikle buradan bir öykü yazacağım” dedi. Tam bir metaformuş onun için. Metafor neyse artık. Onların evinin tavanarasına benziyormuş. Babasıyla zaman zaman tavanarasına çıkıp annesinin oraya koyduğu eski oyuncaklarını ararlarmış tozlu kırık eşyaların arasından. Tıpkı Oğuz Atay’ın “Ben tavanarasınsdayım sevgilim” diye başlayan "Unutulan" adlı öyküsündeki gibiymiş orası. Ben “Oğuz Atay”ı da tanımıyorum ama babaannemin gösterdiği saygıya bakarsan o da mutlaka sizin gibi önemli biri.

Tavanarasını da gördükten sonra babaannem gidebileceğimizi söyledi. Ben biraz mızmızladım, hatta yine ağlar gibi yaparak geri geri asıldım, “Nasıl olur? Hiç oyuncak almadan mı gidiyoruz?” dedim.  Bir iki oyuncağa uzandım. Fakat nafile! Bana bütün kapıları açan  özel taktiklerim hiçbir işe yaramadı. Her seferinde başka birşeyle dikkatimi dağıtıp bana oyuncak isteğimi unutturdular. Alacakları olsun, ilk fırsatta yolumuzu "gerçek bir oyuncakçı"ya düşürüp kendime alâsından birkaç oyuncak aldırmazsam bana da Tuna demesinler...

Tuna Denizer




 

« Son Düzenleme: Ekim 04, 2009, 10:07:22 ÖÖ Gönderen: nazmiye denizer » Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: