yağlı boyaların üzeri ıslanıyordu. sağanak yağıyordu duygular, paletin üzerine. bir yandan gözleri silmek, öte yandan akan boyalarla resmi bitirmek zorlaşıyordu. son peçetesiyle sildi gözlerini, son gücüyle vurdu fırça darbelerini, önünden geçen yaşlı kadın günün son bozukluğunu attı yerdeki tahta kaba. adıyla uyum sağlayamıyordu başar. sokak lambaları yandığında köşesinden kalkıp eve gitme vaktinin geldiğini biliyordu. içi boşalan boya tüplerini çöpe attığında tual, koltuğunun arasından kaldırım taşlarına “hoşça kal” diyordu.
olması gerektiği gibi evde yine makarna vardı. tencerenin dibine yapışmış birkaç makarna tanesini kazıyarak ocakta ısıtmaya başladı. birden çıtırdayan makarnaların sesi esma’yı hatırlattı başar’a. o da çok severdi makarnayı. özellikle de biraz sertleşip kıtırlaşmış olanları. aslında başar da biliyordu onun makarnayı böyle sevmediğini ama elinden başka bir şey gelmezdi. sevgilisinin bir tek sözü için dünyaları feda edebilirdi; buna karşılık elinde yalnızca dibi tutmuş tenceredeki kıtır makarnalar vardı. başar, yemek yeterince ısındıktan sonra tencereyi masaya koydu, düşünmeye başladı. iki gün sonra tam üç yıl olacaktı ve bir bebe misali beraberliklerinin bu gününde, ilişkilerine bir adım daha attırmalıydı. esma’yı şaşırtmak için aklından birbirinden farklı sürprizler geçiriyordu. içinde en sevdiklerinin yer aldığı çiçekler, deniz manzaralı bir restoranda akşam yemeği ve o beklenen teklif… başar birden gözlerini açtı, bir süre tabakta duran makarnaları seyretti. çok yorgundu, biraz olsun kestirmek ona iyi gelecekti. yatmadan önce odanın ortasında üzerinde örtü duran tuale yaklaştı, örtüyü kaldırdı. daha birçok eksiği vardı resmin ancak buna rağmen oldukça güzeldi. tabloda, sokakta resim yapan kadının, bir elin ona yukardan verdiği jilete karşılık elindeki ruju uzatması resmedilmişti. kadının jilete ne kadar büyük bir arzuyla ulaşmak istediği çok açıktı fakat onu bir şeyler engelliyordu. pürüzsüz cildinin o jiletle zarar göreceği aşikârdı ancak tek istediği şey; ona ulaşmaktı. başar, son bir göz gezdirmeden sonra örtüyü tekrar tualin üzerine örttü.
her zamanki yerindeydi başarılı resmeder; sokaktaki tek çalışan sokak lambasının altı. malzemeler tek tek iskemlenin yanına dizildi. boyalar yine olması gereken yerdeydi, aklı ise bambaşka bir yerde. başar’ın yaptığı tablolardan düzinelerce satması gerekiyordu, sevgilisine en ucuz yüzüğü alabilmesi için. büyük bir mucize gerçekleşmesi adına da dua etmekten geri kalmıyordu. yarın akşam evlenme teklifini etmiş olmalıydı. fırçayı boyalara sürmeye başladığında sabahın serinliği köse yanaklarını okşuyordu başar’ın. yelkeni inmiş tekneyi yeniden harekete geçirmek için uğraşıyordu rüzgar. ara vermeden saatlerce resim yapmaya başladı. güneşin tam tepede olduğu sırada takım elbiseli biri yaklaştı başar’ın yanına. gelen adama, zar zor yukarı çevirdiği gözleriyle baktı. örtünün altındaki tabloyu işaret ederek “şu ne kadar?” diye sordu adam. “o satılık değil.” diye cevap verdi başar. adam, tablonun özel olduğunu anlamıştı ve başar’ı tabloyu satması için zorluyordu. eli boş dönmektense ufak dahi olsa ona yardım etmek için her yolu deniyordu. adamın gözü ressamın ayağındaki çizmelere takıldı ve onları satıp satmayacağını sordu. pahalı olmamalarına rağmen hayattaki tek değer verdiği kişinin; babasının ona bıraktığı son hatıraydı ayağındaki çizmeler. adam, çizmeleri satın almaktan vazgeçip onların karşılığında kendisinin de çok değer verdiği yüzüğünü vermeyi teklif etti. karısından ayrılacağını bu yüzden ne kadar da değerli olsalar ona dair her şeyi atmak istediğini anlatıyordu adam. başar, hayatındaki en zor kararlarından birini verip çizmeleri karşılığında yüzüğü almayı kabul etti. adam gitmeden önce başar’ın ayakkabı alması için yüzükle birlikte bir miktar para da bıraktı. elindeki para o kadar fazlaydı ki bununla düşlediği şekilde esma’ya evlenme teklif edebilirdi. deniz manzaralı bir restoranda akşam yemeği, yüzük ve o beklenen teklif… eve vardığında hemen telefona sarıldı. başar, bir yandan heyecanını bastırmaya çalışıyor, bir yandan ağzından bir şey kaçırmamak için çok dikkatli konuşuyordu. her şey planladığı gibi gidiyordu. yarın hayatının kadınına evlenme teklif edecek olmanın verdiği huzurla başını yastığa koydu.
başar, sabah ilk iş olarak kendine adamın verdiği parayla güzel bir takım elbise ve yeni bir ayakkabı aldı. akşam yemeklerini yiyecekleri restoranın, manzarası en güzel olan yerini ayırttı. tüm gün boyunca cebindeki kutuda duran yüzüğü kontrol ediyordu. nefesinin titremesi ne kadar heyecanlı olduğunu gösteren en ufak işaretti. hayatı boyunca beklediği anı yaşamasına yalnızca birkaç saat kalmıştı ve yaptığı tablolar gibi özenle hazırlıyordu kendini geceye. akşam taksiye binip esma’nın evinin önüne geldiğinde çoktan onun aşağıya inmiş olduğunu gördü. her zamanki gibi muhteşem görünüyordu. başar, restorana gidene kadar tek kelime konuşmadı. esma’nın yüzündeki donuk ifade başar’ı şaşırtsa da moralini bozmuyordu. başar’ın bunlar için nasıl para bulduğunu anlayamamıştı genç kadın. merak ediyordu ancak tek kelime etmeden onun konuşmasını bekledi. uzun bir girişten sonra “sana hayattaki her şeyden daha fazla değer veriyorum, beni bu dünyada mutlu edebilecek tek insan sensin. benimle evlenir misin?” diye sonlandırdı cümlesini başar. Ardından yüzünde aniden bir acı hissetti. Ne havaya kalkan bir el ne de başka bir şey görmüştü o kısa sürede. ret, hiç beklenmedik şekilde başar’ın hızla yüzüne çarpman bir tokat gibi acı hissettirmişti. ressam ebedi sessizliğe gömüldü bir anda, sustu, bir daha görmeyeceği o kadından son kelimelerini dinledi: “inan bana çok düşündüm bunu; ama seninle birlikte olamayız anlamalısın. ben, gerçekten beni erkek gibi sevebilecek bir erkek istiyorum. hem benim hayatımda başka biri var. bunu bu kadar geç söylediğim için senden milyonlarca kez özür diliyorum başar. yoksa artık başak mı demeliyim? seni sevmeye çalıştım ama olmadı. çok özür dilerim.”. başar kıpırdamadan öylece oturuyordu. esma restorandan çıktıktan sonra o da evine doğru gitmek için taksiye bindi. eve girdiğinde etrafta ne kadar eşya varsa hepsini sağa sola fırlattı. aylarca bitirmeye çalıştığı, üzerinde örtüsüyle duran resmini paramparça etti. koltuklar, onun sinirinden nasibini almayan tek eşyaydı. başını iki elinin arasına alıp saatlerce ağladı. bütün hayalleri yıkılmıştı. kendini üzerinde oturduğu koltuğa hapsetti. mahkûmiyeti boyunca o koltuktan hiç kalkmadı, yaptığı tek şey düşünmek oldu.
başar, altı ay sonra tamamen eski hayatına geri döndü. aklında eskiye dair en ufak kalıntı bırakmamıştı. esma’nın evlendiği adamın, o gün yanına gelip yüzüğü verdikten sonra hayatını değiştiren adam olduğunu bile unutmuştu. patronların yanında çalıştırdığı kadınların gönlünü çalabildiğini biliyordu. tüm olanları unuttuğunda tekrar resim yapıyor, akşamları en sevdiği yemek olan makarnayla karnını doyuruyordu. açtığı sergilerle adını duyuran bir ressam olması ve çok para kazanmasına rağmen yine de makarna yemekten zevk alıyordu. son sergisi için hazırladığı tablosunu odanın ortasında kurumaya bırakmıştı. şimdiye kadar bütün yaptığı resimlerin anlamını içinde barındıran bir resimdi. tabloda, sokakta elindeki jileti havaya doğru kaldırmış resim yapan bir adamın, çizme giymiş gelinlikli bir kadına ruj uzatması resmedilmişti.