Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Mart 17, 2012, 08:01:49 ÖS 
Başlatan author - Son mesaj Gönderen: author
yağlı boyaların üzeri ıslanıyordu. sağanak yağıyordu duygular, paletin üzerine. bir yandan gözleri silmek, öte yandan akan boyalarla resmi bitirmek zorlaşıyordu. son peçetesiyle sildi gözlerini, son gücüyle vurdu fırça darbelerini, önünden geçen yaşlı kadın günün son bozukluğunu attı yerdeki tahta kaba. adıyla uyum sağlayamıyordu başar. sokak lambaları yandığında köşesinden kalkıp eve gitme vaktinin geldiğini biliyordu. içi boşalan boya tüplerini çöpe attığında tual, koltuğunun arasından kaldırım taşlarına “hoşça kal” diyordu.

 olması gerektiği gibi evde yine makarna vardı. tencerenin dibine yapışmış birkaç makarna tanesini kazıyarak ocakta ısıtmaya başladı. birden çıtırdayan makarnaların sesi esma’yı hatırlattı başar’a. o da çok severdi makarnayı. özellikle de biraz sertleşip kıtırlaşmış olanları. aslında başar da biliyordu onun makarnayı böyle sevmediğini ama elinden başka bir şey gelmezdi. sevgilisinin bir tek sözü için dünyaları feda edebilirdi; buna karşılık elinde yalnızca dibi tutmuş tenceredeki kıtır makarnalar vardı. başar, yemek yeterince ısındıktan sonra tencereyi masaya koydu, düşünmeye başladı. iki gün sonra tam üç yıl olacaktı ve bir bebe misali beraberliklerinin bu gününde, ilişkilerine bir adım daha attırmalıydı. esma’yı şaşırtmak için aklından birbirinden farklı sürprizler geçiriyordu. içinde en sevdiklerinin yer aldığı çiçekler, deniz manzaralı bir restoranda akşam yemeği ve o beklenen teklif… başar birden gözlerini açtı, bir süre tabakta duran makarnaları seyretti. çok yorgundu, biraz olsun kestirmek ona iyi gelecekti. yatmadan önce odanın ortasında üzerinde örtü duran tuale yaklaştı, örtüyü kaldırdı. daha birçok eksiği vardı resmin ancak buna rağmen oldukça güzeldi. tabloda, sokakta resim yapan kadının, bir elin ona yukardan verdiği jilete karşılık elindeki ruju uzatması resmedilmişti. kadının jilete ne kadar büyük bir arzuyla ulaşmak istediği çok açıktı fakat onu bir şeyler engelliyordu. pürüzsüz cildinin o jiletle zarar göreceği aşikârdı ancak tek istediği şey; ona ulaşmaktı. başar, son bir göz gezdirmeden sonra örtüyü tekrar tualin üzerine örttü.

 her zamanki yerindeydi başarılı resmeder; sokaktaki tek çalışan sokak lambasının altı. malzemeler tek tek iskemlenin yanına dizildi. boyalar yine olması gereken yerdeydi, aklı ise bambaşka bir yerde. başar’ın yaptığı tablolardan düzinelerce satması gerekiyordu, sevgilisine en ucuz yüzüğü alabilmesi için. büyük bir mucize gerçekleşmesi adına da dua etmekten geri kalmıyordu. yarın akşam evlenme teklifini etmiş olmalıydı. fırçayı boyalara sürmeye başladığında sabahın serinliği köse yanaklarını okşuyordu başar’ın. yelkeni inmiş tekneyi yeniden harekete geçirmek için uğraşıyordu rüzgar. ara vermeden saatlerce resim yapmaya başladı. güneşin tam tepede olduğu sırada takım elbiseli biri yaklaştı başar’ın yanına. gelen adama, zar zor yukarı çevirdiği gözleriyle baktı. örtünün altındaki tabloyu işaret ederek “şu ne kadar?” diye sordu adam. “o satılık değil.” diye cevap verdi başar. adam, tablonun özel olduğunu anlamıştı ve başar’ı tabloyu satması için zorluyordu. eli boş dönmektense ufak dahi olsa ona yardım etmek için her yolu deniyordu. adamın gözü ressamın ayağındaki çizmelere takıldı ve onları satıp satmayacağını sordu. pahalı olmamalarına rağmen hayattaki tek değer verdiği kişinin; babasının ona bıraktığı son hatıraydı ayağındaki çizmeler. adam, çizmeleri satın almaktan vazgeçip onların karşılığında kendisinin de çok değer verdiği yüzüğünü vermeyi teklif etti. karısından ayrılacağını bu yüzden ne kadar da değerli olsalar ona dair her şeyi atmak istediğini anlatıyordu adam. başar, hayatındaki en zor kararlarından birini verip çizmeleri karşılığında yüzüğü almayı kabul etti. adam gitmeden önce başar’ın ayakkabı alması için yüzükle birlikte bir miktar para da bıraktı. elindeki para o kadar fazlaydı ki bununla düşlediği şekilde esma’ya evlenme teklif edebilirdi. deniz manzaralı bir restoranda akşam yemeği, yüzük ve o beklenen teklif… eve vardığında hemen telefona sarıldı. başar, bir yandan heyecanını bastırmaya çalışıyor, bir yandan ağzından bir şey kaçırmamak için çok dikkatli konuşuyordu. her şey planladığı gibi gidiyordu. yarın hayatının kadınına evlenme teklif edecek olmanın verdiği huzurla başını yastığa koydu.

 başar, sabah ilk iş olarak kendine adamın verdiği parayla güzel bir takım elbise ve yeni bir ayakkabı aldı. akşam yemeklerini yiyecekleri restoranın, manzarası en güzel olan yerini ayırttı. tüm gün boyunca cebindeki kutuda duran yüzüğü kontrol ediyordu. nefesinin titremesi ne kadar heyecanlı olduğunu gösteren en ufak işaretti. hayatı boyunca beklediği anı yaşamasına yalnızca birkaç saat kalmıştı ve yaptığı tablolar gibi özenle hazırlıyordu kendini geceye. akşam taksiye binip esma’nın evinin önüne geldiğinde çoktan onun aşağıya inmiş olduğunu gördü. her zamanki gibi muhteşem görünüyordu. başar, restorana gidene kadar tek kelime konuşmadı. esma’nın yüzündeki donuk ifade başar’ı şaşırtsa da moralini bozmuyordu. başar’ın bunlar için nasıl para bulduğunu anlayamamıştı genç kadın. merak ediyordu ancak tek kelime etmeden onun konuşmasını bekledi. uzun bir girişten sonra “sana hayattaki her şeyden daha fazla değer veriyorum, beni bu dünyada mutlu edebilecek tek insan sensin. benimle evlenir misin?” diye sonlandırdı cümlesini başar. Ardından yüzünde aniden bir acı hissetti. Ne havaya kalkan bir el ne de başka bir şey görmüştü o kısa sürede. ret, hiç beklenmedik şekilde başar’ın hızla yüzüne çarpman bir tokat gibi acı hissettirmişti. ressam ebedi sessizliğe gömüldü bir anda, sustu, bir daha görmeyeceği o kadından son kelimelerini dinledi: “inan bana çok düşündüm bunu; ama seninle birlikte olamayız anlamalısın. ben, gerçekten beni erkek gibi sevebilecek bir erkek istiyorum. hem benim hayatımda başka biri var. bunu bu kadar geç söylediğim için senden milyonlarca kez özür diliyorum başar. yoksa artık başak mı demeliyim? seni sevmeye çalıştım ama olmadı. çok özür dilerim.”. başar kıpırdamadan öylece oturuyordu. esma restorandan çıktıktan sonra o da evine doğru gitmek için taksiye bindi. eve girdiğinde etrafta ne kadar eşya varsa hepsini sağa sola fırlattı. aylarca bitirmeye çalıştığı, üzerinde örtüsüyle duran resmini paramparça etti. koltuklar, onun sinirinden nasibini almayan tek eşyaydı. başını iki elinin arasına alıp saatlerce ağladı. bütün hayalleri yıkılmıştı. kendini üzerinde oturduğu koltuğa hapsetti. mahkûmiyeti boyunca o koltuktan hiç kalkmadı, yaptığı tek şey düşünmek oldu.

 başar, altı ay sonra tamamen eski hayatına geri döndü. aklında eskiye dair en ufak kalıntı bırakmamıştı. esma’nın evlendiği adamın, o gün yanına gelip yüzüğü verdikten sonra hayatını değiştiren adam olduğunu bile unutmuştu. patronların yanında çalıştırdığı kadınların gönlünü çalabildiğini biliyordu. tüm olanları unuttuğunda tekrar resim yapıyor, akşamları en sevdiği yemek olan makarnayla karnını doyuruyordu. açtığı sergilerle adını duyuran bir ressam olması ve çok para kazanmasına rağmen yine de makarna yemekten zevk alıyordu. son sergisi için hazırladığı tablosunu odanın ortasında kurumaya bırakmıştı. şimdiye kadar bütün yaptığı resimlerin anlamını içinde barındıran bir resimdi. tabloda, sokakta elindeki jileti havaya doğru kaldırmış resim yapan bir adamın, çizme giymiş gelinlikli bir kadına ruj uzatması resmedilmişti.

 2 
 : Mart 12, 2012, 01:58:44 ÖÖ 
Başlatan author - Son mesaj Gönderen: author
Genellikle kadınların tercihi olmuştu. Kimi zaman boyanmaktan kalitesi bozulmuş saçların üzerinde, kimi zaman da bunalım sonrası, dışarıdan uçlarından alınmış gibi görünmesi gereken ama aslen bir karış kesilip mundar edilmiş saçların üzerinde kendine yer bulmuştu. Her zaman gerçek saçları saklamayı gerektiren yapay bir görevi vardı. Fakat bu seferki diğerlerinden oldukça farklıydı. Daha da önemlisi artık bir kadın saçının üzerinde değildi. Hatta üzerinde olabileceği bir saç bile yoktu.

Tamamıyla pürüzsüz tene temas ediyordu. Saklaması gereken şey de bir o kadar değişmişti. Eskiden sadece daha kötü görünen saçları kamufle ederken, şimdi tam anlamıyla bir erkeği saklaması gerekiyordu. Başına geçirilen kişinin “ne” olduğunun fark edilmemesi gerekliydi. Yoksa gerçek ortaya çıkabilir ve gece parasız geçirilebilirdi. Bunun da kendi adına iyi bir şey olmayacağı aşikardı. İşlerin iyi gitmesi de pek iyi anlama gelmezdi çoğunlukla. Çünkü gece boyu inleme seslerine katlanmak zorunda olacaktı. Ardından alkol, sigara ve dayanılmaz ter kokularına da katlanmak zorunda kalacaktı. Bazı sabahlar amacından çok daha değişik şekillerde de kullanıldığı oluyordu. Geceden kalmanın etkisiyle etrafa saçılan pisliklerin içinde adeta pas pas görevi görüyordu. Bazen de masa veya başka yerlerin üzerindeki tozlara kafa tutmuşluğu vardı. Yine de haftada bir gün yıkanmasına rağmen telleri arasında sayısız katman oluşturan kirliliği, onun gitgide daha çok yıpranmasına neden oldu.

Ardından bir çalışma gecesinin sonrasında yaşanılan kavgada, her zaman alışık olduğu ama hiç bilmediği evlerin birinde unutuldu. Uzun zamandır alıştığı tenden ayrılmıştı. Başlarda yadırgasa da çoktan özgürlüğüne kavuştuğu için sevinmişti. Aslında bu onun için pek de özgürlük sayılmazdı. Biri kullanmadığı sürece hiçbir işe yaramayacaktı. Hem koltuğun altında kalması onu daha da ulaşılmaz bir durum içine sokuyor ve işlevsizleştiriyordu. Neyse ki temizlikçi kadın tam vaktinde yetişmişti. Kadın, bulduğu şeyin ilk bakışta ne olduğunu anlayamasa da etrafını biraz kolaçan ettikten sonra çantasına oldukça keskin bir kokuyu yerleştirdi. Belki de uzun zamandır aradığı hediyeyi sonunda bulmuştu. Annesinin hastalığından sonra saçlarını kaybetmesi, evdeki herkesin moralini oldukça bozmuştu. Temizlikçinin annesi, gerçek olmasa da nihayet başına bez parçalarından başka bir şey koymuş olacaktı. Hem böyle daha güzel görünmesi de kolay olabilirdi.

Yine pürüzsüz tene temas etmesine rağmen eskisinden çok daha iyi haldeydi. Düzenli şekilde yıkanıyor ve telleri daha parlak görünsün diye bir takım kremler sürülüyordu. Ten yine aynıydı fakat altındakinin önemi fazlalaşmıştı . Tekrardan eksik kapatıyor gibi görünse de artık çok daha iyi bir amaç için kullanıldığını hissediyordu. Tamamen eskiyene kadar nerede olacağını biliyordu. Ancak unuttuğu şey, kendisinin eskiyebilecek olmasına karşın, insanların da ölümlü olduğuydu. Yaşlı kadın hastalığa daha fazla karşı koyamamıştı. Ölümünden sonra sıra, yaşlı kadını hatırlatacak tüm eşyaları evden uzaklaştırmaya geldi. İlk iş ise, son kez temizlenmiş evin moral kaynağının, yoldan geçen bir eskiciye parasız şekilde verilmesiydi.

Uzun süren yolculuğunun ardından kendini, sokağın birinde yere açılmış eski örtünün üzerinde buldu. İçine yerleştirilmiş kağıt parçasının üstünde birkaç sayı vardı. Yanındaki birçok eşyada da aynı şey vardı. Masa lambası, çevirmeli telefon, dolma kalem ve bunlara benzer daha nice eşyanın ortasında öylece duruyordu. Neden sonra, satıcı çocuğa yaklaşan bir adam belirdi örtünün karşısında. O kadar uzun süren pazarlığın ardından yalnızca “Şunu alayım.” dedi. Adam, elinde tuttuğunun içine yerleştirilmiş kağıt parçasının üzerindeki sayıları para olarak satıcıya ödedi. Haftasonu oynanacak tiyatro oyunundan bir hafta önce saçkıran geçiren başrolü kurtarma görevi üstlenmişti şimdi de. Gerçek olmayan ama bir yandan da gerçeği yansıtan bir dünyanın içine girmişti. Sık sık dolapta durmasına karşın, zamanı geldiğinde artık saçları çıkmış olan başrolün saçlarının üzerinde buluyordu kendini. Sonunda, sürekli bir değişim içinde olduğu yolculuğunu şimdi devamlı olarak aynı mekanda sürdürüyordu. Kimi zaman sabahları pas pas oluyor, kimi zaman birinin mutluluk kaynağı oluyor, kimi zaman da dolabın içinde uzunca bir süre kapatılıyordu. Başında olduğu kadın kim oluyorsa o da aynı kişiliğe büründü devamlı olarak. Ta ki kadının başındakiyle bir oyunundan sonra asılmasına kadar.

 3 
 : Şubat 27, 2012, 05:38:41 ÖS 
Başlatan hanzala - Son mesaj Gönderen: hanzala
Ve ölüm gelir aklıma,
Siyah perde arkasında,
Koyu mavi bir gölge,
Ya da kaybedilmiş cennet tadında.
Ve ölüm gelir aklıma
Sessiz bir koro gibi
Gece karanlığı,
Tan yeri,
Ya da güneş aydınlığında.
Ve ölüm gelir aklıma,
Sevdan gibi.
Sen gibi.
Ve silinir aklımdan,
Sesin, cismin, ruhun
Kaybedilmiş cennet tadında…

 4 
 : Şubat 07, 2012, 10:53:18 ÖÖ 
Başlatan hasanparlak - Son mesaj Gönderen: hasanparlak
hangi yitik ücrasında
hangi taşın donuşunda uyanır
lâl duygular

durgun akışlara nasıl kapılır zaman
kim inanır yalanına inkârcı tanıkların
yaşanan hüzün nedir
ne vebal pahasına
neden yabancı durur bir yara, kabuğuna

ne yanılgı, inanmışlık aşkın bitmezliğine,
gün gün biriktirdiğime güvenmek, umutları
yoksunuyum ah bilsen en aciz tesellinin.
yollar yorgunuyum
bu dem ki son sükûtum
son yadigâr mirasımdır, bırakıyorum
ve seni ölümümde
yaşayabildiğim kadar.



AKATALPA - ŞUBAT 2012

 5 
 : Ocak 05, 2012, 03:09:08 ÖS 
Başlatan havina - Son mesaj Gönderen: havina
Sadık Yalsızuçanlar ile...
Yazan handan güler   
16.08.2010 13:19

Kalemşah, yayın hayatına yeni merhaba diyen bir oluşum. Yapıyı meydana getiren arkadaşlar isminiz etrafındaki haleye tutulmuş bir avuç sevdalı. Bu nedenle bu köşemizin ilk konuğu siz olun istedik.  Genç bir site olarak öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor, geleceği inşa sürecinde hepsi birer altın değerindeki eserlerinizin ve sözlerinizin şimdiden gönüllerde hak ettiği yere ulaşmasını diliyoruz.

1-Eser sayınızla yaşınızı oranladığımızda günleri 48 saate çıkarmış olduğunuz kanaati hasıl oluyor. 60’ı aşkın eser vermek herkesin harcı değil. Bir çok söyleşi serileri yapıyor, üniversitede derslere giriyorsunuz. Yeni bir sanat merkezinde kurmaca metin yazarlığı derslerine de başladığınızı biliyoruz. Neden bunca koşuşturma?

Tabi bu kitaplara ‘eser’ demeyelim dilerseniz . ‘Eser’i daha çok Mesnevi-i Şerif, Fütuhat-ı Mekkiye, Risale-i Nur gibi telifat için kullanmak daha yerinde olacak. Batı’dan da, diyelim Goethe’nin, Rilke, T.S.Eliot, Shakespeare gibi şairlerin şiirleri, Dostoyevsky’nin romanları için kullanabiliriz. Benim kitaplarımın çoğu, derleme, yeniden yazım veya dergi/gazete yazıları, söyleşilerden oluşuyor. Birkaç hikaye yazmışım o kadar. Diyeceksiniz, karalama da olsa, bunca kitap nasıl çıkıyor? Bunu da tez canlılığıma, aceleciliğime bağlayabiliriz. Tuşlara seri basmanın da payı var tabi. Derslere, kurslara gelince… Emekli olunca, ötedenberi arzu ettiğim üniversitedeki derslere biraz ağırlık verebildim. Orada da, öğretici olarak değil de, öğrenci dostlarımızla birlikte yeni şeyler öğrenebilme umuduyla hareket ettim. Kurs biraz işin tuzu biberi oldu. Kıramadığım bir dostum rica etti, haftasonları İstanbul’a gidiyorum zaten, acd sanat merkezinde kurmaca metin yazarlığı dersleri böylece başlamış oldu.


2- Genel olarak sizin eserlerinize baktığımızda asıl okur kitlesini gelecek zamanlarda bulacağını düşünüyoruz. Hep son kitap üzerinden konuşulur ama biz ilk kitabınıza gitmek istiyoruz. Bu günlerde yeniden yayınlanan ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU VE GERÇEĞİ İNCİTEN PAPAĞAN adlı ilk öykü kitaplarınızın gönlünüzdeki izdüşümü nedir? Bu soyut öykülerin çıkışı nasıl bir örüntü sonucudur? Ve o yıllarda okuyucusunu bulmuş mudur? Yeni okuyuculardan geri dönüşler alıyor musunuz?

Söz ettiğiniz iki öykü kitabındaki öyküleri, seksenli yılların ilk yarısında yazmıştım. Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki öyküler, Hacettepe Üniversitesi TDE bölümünde okuduğum yıllarda belirmişti. Onlarda Risale-i Nur eserleriyle gözümü açtığım ışıltılı dünyanın etkisi var. Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı olarak çalışıyordum. Ankara Maltepe’deki Barınak Hotel’de tanıdığım yaralanmış, örselenmiş kadınların öyküsü çoğu. İçimdeki dünya ile dış dünya arasında adeta bir uçurum söz konusu idi. Tanık olduğum acılar o öyküleri yazdırdı. Yazarak o acıları onarabildiğimi hissediyordum. Bu yüzden ilk göz ağrım onlar ve aynı zamanda Risalelerden edinmeye çalıştığım imaj evrenini de kurabildiğimi düşünüyordum. Kitaplar yeniden yayımlanınca doğrusunu isterseniz ilk yayımındakine benzer bir heyecan hissettim. Yeni okurlardan da eskileri gibi tepkiler alıyorum. Bu da bana ilginç geliyor.

3-Kemikleşmiş okur kitlenizin oluşmasında en etkin eserlerden olan YAKAZA’ dan bahsetmeden geçmek olmaz. İlk romanınız olan YAKAZA da okuyucuyu böylesine büyüleyen şey neydi? Bu gün sayısız kitaba imza atmış, bir çok ayrı alanda eser vermiş birisi olarak geriye dönüp bakınca ne görüyorsunuz YAKAZA’ da, sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yakaza da, ilk öykü kitapları gibi, bir ‘roman’ olarak ilk göz ağrımdı. Gerçi romandan çok, anılardan oluşan bir ‘anlatı’ idi. Zaten öteden beri, bu tanımları, türleri pek önemsemedim. İçimden geldiği gibi yazmayı yeğledim. Yakaza tuhaf bir biçimde ‘özel’ bir okur kesimi oluşturdu. Bugün hala, bir söyleşi veya imza gününde, birkaç kişi yaklaşıp, Yakaza’yla ilgili ilk izlenimlerinden, anılarından söz eder..

Orada paralel yürüyen, zaman zaman iç içe geçmiş iki ayrı öykü vardır. Biri, özyaşamöyküsel olanı, diğeri, ellili yıllarda bir Anadolu beldesinde yaşanmış gerçek olaydır. Sanırım, dilinin samimi olmasının da, okur üzerindeki etkisinde payı var. ‘Sır’rından nereye kadar söz edebilirim bilmiyorum ama, özyaşamöyküsel öykü, büyük oranda gerçektir.

4-Bize biraz da yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Yeni bir eserin geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Fizyolojik ve  psikolojik açıdan ne tür değişimler yaşıyorsunuz? Eser bittikten sonra neler oluyor, yeni bir yazım sürecine nasıl geçiyorsunuz?

Yine ‘eser’ sözcüğüne itiraz edeyim. Ben, ‘zor’ yazanlardan değilim. Canım çok fena yandığında yazıyorum bir, bir de, bir şey içimde biraz demlendiğinde…Bir ‘belirti’si olmuyor, hiç olmadık bir zamanda oturup süratli bir şekilde yazmaya başlıyorum. Aceleciliğimden olsa gerek, kısa sürede bitiriyorum.

5-Yazmak ve okumak dışında kendinizi sağaltmak için ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Her sanatçıda olduğu gibi estetik yönünüzün çok kuvvetli olduğu eserlerinizdeki sinematografik anlatımlardan da belli oluyor.Fotograf çekmek, resim yapmak gibi girişimleriniz var mı yoksa sadece iyi bir takipçi misiniz?

Maalesef yok. Liseye kadar resimle aram iyi idi. Ama sürdürmedim. Ortaokuldaki resim öğretmenim, okulda yetinmeyip evde de birlikte çalışmayı sürdürüyordu. O günlerden tek yaprak kalmamış. Ama çok resim yaptığımı hatırlıyorum. ‘Sağaltmak’ bahsine gelince…Çivi çiviyi söküyor bende. Yorgun isem-ki genellikle öyleyim- daha çok yorulmayı sürdürerek dinleniyorum. Bir şeyi en uç noktasına götürme konusunda özel bir yeteneğim var diyebilirim. Tabi bu hem yıpratıcı hem de başına olmadık işler açabiliyor. Ama, evimin bahçesinde dinlenebiliyorum diyebilirim. Toprakla, ağaçlarla meşgul olmak harika bir şey. Bir de sigara ve kahve…

6-Sinema kuramı ile ilgili çalışmalarınız ve TRT’de yaptığınız belgeseller gösteriyor ki, Türk sinemasının sizin gibi gözünü hakikate dikmiş kişilerin yepyeni soluklarına ihtiyacı var. Bu yönde çalışmalarınız var mı? Hatta bir okurunuz  Cinema Paradiso filmini çağrıştıran kendi çocukluğu ile ilgili bir senaryo çalışması yapmayı düşündü mü diye sormamı da istemişti. Sahi nasıl sinemayla aranız?

İyidir. Çocukluğumda –babam sinema işlettiğinden- çok film seyrettim. Üniversitede de sürdü bu. Ama bir süre soğudum. Doygunluk, bıkkınlık gibi bir hal oldu. Yıllar sonra acıktığımı hissedip tekrar döndüm. Günde birkaç film seyrediyordum. Şimdilerde tabi her filmi seyredemiyorum. Ama mesela Avatar’ı dört kez seyrettim. Hala da seyredebilirim. Sinemayla ilişkim, kötü bir seyirci olmanın ötesine pek geçmedi. Yönetmen olmak isterdim ama pek yeteneğim yok. Birkaç senaryo yazdım. Aslında özellikle çocukluk dönemimi konu alan bir senaryo yazmayı hala da istiyorum ama pek halim kalmadı. Cennet sinemasına benzer şeyler yaşadım. Zaten herkesin bir cennet sineması mutlaka vardır.

7-Yazdıklarınızı kronolojik bir sıraya koyup incelersek dilinizde bariz bir sadeleşme olduğunu söyleyebiliriz. Ama kelimeler renk değiştirse de kalbe dokunan hallerinden bir şey kaybetmiyorlar. Sizce bunun sebebi nedir?

Aslında insan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini haber veriyor. Yaşamı boyunca da dönüp dönüp aynı şeyi yazıyor. Öyküler, romanlar ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin bu böyledir. Dilimde bir sadeleşme olduğıu yargısına ben de katılıyorum. Bu, yorulmakla, yaşlanmakla ilgili olabilir.

8-Sizi çağdaşlarınızdan farklı kılan özelliklerden birisi de hem doğu hem batı kaynaklarına hakimiyetiniz. Tabi ki binlerce sayfa eser okuyarak geldiğiniz bu noktadan yazıya sevdalı genç okurlara ne tür tavsiyeleriniz olur? Mesela batı, doğu ve öz kaynaklarımıza dair mutlaka okumamız gereken üçer eser ismini istirham etsek bize neler söylersiniz?

İbn Arabi, Bediüzzaman, Wıttgensteın, Derrida diyebilirim.

Nerdeee! Keşke Doğudan Batıdan beslenebilsem. Okumalarım sandığınız gibi değil. Özellikle üniversite yıllarında çok okudum. Doymak bilmez bir oburdum. Ne bulursam okurdum. Sonra tabi azalmaya başladı. Biraz daha seçici oldum. Şimdilerde bazı müellifler dışında okuyamıyorum. Hem zaman hem takat azalmış. Tabi, Doğuyu Batıyı diğer dünyaları eleştirel olmasa da izlemek gerekiyor. İnsanlığın bir meta hikayesi var. Bütün birikimlerin toplamı bu. Doğuyla Batı arasındaki ilişkileri de öğrenmek lazım. Bunun için insanın ömrü yetmiyor tabi.

9- Sizi heyecanlandırdığını belirttiğiniz bir çalışmanız da yeni çıkan kitaplarınız arasında yer alan ANADOLU MAYASI. Uzun bir süre emek verilmiş olan bu çalışma, 13 bölümlük bir belgesel ile bir yıldır sürdürdüğünüz söyleşi dizisinin kıymetli bir armağanı gibi. Anadolu Mayası sözcük öbeğinin çekimi etrafında oluşturulan düşünce çemberinden beklenen nihai amaç nedir, bu mayanın tekrar tutması gelecek günler için neyi ifade etmektedir?

Anadolu Mayası’nı değerli dostum Mukaddes Mut TRT için çekmişti. Ben de biraz kıyısından bulaştım. Kitaplaştırma düşüncesi benden geldi. Bütün söyleşiler deşifre edildi, düzeltildi ve H Yayınları okura sundu. Ben de zaman zaman okuyorum. İşlevsel, güzel bir çalışma olmuş. Tabi orada değerli düşüncelerini serdeden hocalarımıza şükran borçluyuz. Özellikle de Anadolu Mayası kitabının yazarı Yalçın Koç hocamıza. Türkiye henüz Yalçın hocanın kitabını fark edemedi. Ama, son yıllarda ortaya konmuş çok çok kıymetli fikirlerin yer aldığı bir kitap. Biz, Mukaddes hanımla birlikte o kitaptan hareket ettik. Anadoluyu Mayalayanlar da o etkiyle gelişti, vücut buldu. Tabi mayalanma sürüyor. Sürecektir de. Yunus Emre diyor ya, ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’

10-Gerçeği öznel deneyimler sonucu sahiplenebildiğimiz yargısını çok doğru buluyor ve metinlerinizin  ne kadar metaforik olsa da tecrübelerinizden doğduğunu ifade ediyorsunuz. Bu noktada şu soru aklıma geliyor, yazar yaşamadığı bir şeyi anlatamaz mı? Yani bir cinayeti anlatmak için katil, bir tecavüzün acıtıcılığını aktarabilmek için mağdur olmak mı gerekir?

Daha kaba bir eğretileme kullanayım. Yumurtadan anlamak, söz etmek için tavuk olmak gerekmiyor. Zaten yaşamamış olsanız bile, yazarken bir tür ruh göçü yaşıyorsunuz. Dolayısıyla zihnen/ruhen dahi olsa yazdığınız şeyi bir anlamda yaşamış oluyorsunuz. Örneğin hiç görmemiş olsanız da, Gazze veya Kaşgar’da zulme maruz kalan bir insanın acısını derinden hissedip anlatabiliyorsunuz.

11-Bir yazınızda, “Yakınlaştıkça birbirine karşı körleşiyor insanlar”  diyorsunuz. Kendimiz dışındaki herkes öteki iken nasıl bir yakınlık kurmalıyız ki ötekiyle körleşme yaşamayalım?

‘Öteki’ tabirine itirazım var. Fiziksel olarak da böyle değil mi? Yaklaştıkça nesneler flulaşır. Tabi bunu bir eğretileme olarak görmek lazım. Olayın içinde insan bazen ölüyor, körleşiyor. İki insan da birbirine çok yaklaştığında körleşme olabiliyor. Bunu önlemek çok güç. Hayreti kuşanmış olmak gerekiyor. Bunun için de çocuk gibi olmalı.

12-Aşk ve sevgi günümüzde içi boşaltılmış kavramlar haline geldi. Oysa siz “İnsanın kendi doğasının kuytularını görmesine neden olan, ona ruhunun farklı fotograflarını gösteren gerçek aşktır.” diyorsunuz. Acaba ölüm gibi habersiz çıkagelen aşkı nasıl tanıyacağız? Takılıp kaldığımız mecazlardan hakiki aşka nasıl kanatlanacağız?

Hakiki aşk, aşkın doğrultusunun Allah’a olanıdır. Her aşk Allah’tandır ama İlahi olmayabilir. İbn Arabi’nin tabiriyle söylersek, ‘şehvetin ilmi eksik ise’ mecazdan kurtulamıyor insan.

13-“Sanat yapmaya başlayınca kaybolur, kedi için mırıltı neyse insan için şiir odur”  manasında bir aktarımda bulunuyorsunuz. Öyleyse hakiki şiir okuruna ne söyler?

İfade, İsmet Özel beye ait. Şiir tabi ‘devrimci’ bir niteliğe sahiptir. Paz, vahye benzetir onu. Tabi, şiir, bir dehadan çıkmış ise. Hakiki şiir, insanı kelimenin tam manası ile uyarır. Şair, bu anlamda Nietzsche’nin pazarda dolaşan nidacı meczubu gibidir.

14-İlk kez sizin eserlerinizde karşılaştığım ve çok etkilendiğim bir anekdotta şöyle diyor Ebu zer, “Yalnızlık zor değil mi?” diye soranlara. “İnsanlarla daha zor!”  Ne olacak yalnızlığımıza sığışamadıkça sahte beraberliklerde tükettiğimiz yaşamlarımız? İnsan nasıl kurtulur yalnızlıktan, modernite ile kirletilmiş mutsuz bir dünya fotografından, köleleştikçe özgür olduğu sanrısını yaşamaktan?

İnsan, Allah’tan gaflet edince yalnızlaşır. Hani İbn Arabi bir inziva anında, menziline bir dostu ansızın girince irkilir. Ne olduğunu soran dostuna şöyle der : ‘Sen gelene değin Sevgilimle birlikteydim. Sen gelince yalnızlığa düştüm.’

15-Şöhret zehirli bir baldır der büyükler. AÇIK DENİZ isimli bir programa başladınız .Televizyonun yadsınamaz gerçeği olarak programla  birlikte mutlaka okur-hayran kitlenizde bir değişim ve artış olmuştur. Egoların şişirildiği günümüzde herkes şöhretin yani zehrin peşinde. Bu konuda siz nasıl bir reçete uyguluyor, egonuzu nasıl kontrol altında tutuyorsunuz?

Egoyu kontrol altında tutmak ne mümkün! Hevanın denetlenmesi öyle kolay bir mesele olsaydı…Ama benim için ‘şöhret’ söz konusu olmadığı için, ‘tehlikesi’ de pek yok gibi…

16-Son olarak okumayı ve yazmayı hayatlarının merkezine oturtmuş genç arkadaşlarımıza neler söylersiniz? Gündemi takip etmek, gazete okumak, sosyal paylaşım alanlarında yapılan sanal gezintiler birer vakit kaybı mıdır? Goethe’nin, “Allah’ım! Hayat ne kadar kısa, sanat ne kadar uzun” diye yakındığı söylenir. Milyonlarca kitabın yayınlandığı bir dünyada gönül ülkesinin sahilline ulaşmak isteyenler nasıl bir okuma süreci takip etmelidir?

Bilenlere sormalı. Gerçi bilenler de konuşmuyor pek. Ama seçerek okumalı. Öğrendiğimiz bir hikmeti yaşamadan yenisine talip olmamalı…

Vakit ayırdığınız için teşekkür eder, daha nice güzel eserler sunacağınız hayırlı, sağlıklı bir ömür dileriz…

kalemşah ekibi adına handan güler

 6 
 : Aralık 31, 2011, 08:57:01 ÖS 
Başlatan havina - Son mesaj Gönderen: havina
"Gerçeği olduğundan daha büyük gösteremem. Benim için gerçek onda bulacağımdan çok daha büyük, çok daha derin ve algılayabileceğimden çok daha kutsaldır."
 
"Bir romantik için hayat, yaratmak için sadece bir araçtır. Şair için yaratmak bir zorunluluktur. Çünkü bunu isteyen ve başından beri canlı olma bir ruha sahiptir."

"Ben derim ki hayat yeterince güzeldir. O'nda yeterince derinlik ve spiritüalite vardır. Birşey değiştirmeye gerek yok. Gerçeği daha güzelleştirmek yerine dikkat etmemiz gereken şey spritüel anlamda kendi varlığımızın gelişimidir."

"Bir sanatçının kendisini beğenmek ile zehirlemesi, kendi sanatında kendisini yaratması, işte tam anlamıyla romantizm budur. Romantizmin bu özelliğini çok iğreti buluyorum. Bu kendi benliğini teyit, sonu gelmez kendi kendini sunma, romantik sanatın hem sonucu, hem de amacıdır. Bu benimseyebileceğim bir şey değil. Boğucu ve riya kokan bir şeydir bu, göstermelik resimler, artistik kavramlar, vs..."

Andrei Tarkovskiy- Çeviri Arif Kızılay

 7 
 : Aralık 24, 2011, 08:49:17 ÖS 
Başlatan havina - Son mesaj Gönderen: havina
Havuz Başı

Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşamış ne demektir, diye düşünüyorum: Belki bir, geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma temayülü. Ama bu uzayan yaz, kışın gelmeyeceğine alâmet değil. Kış müthiş olacak, kar yolları kapayacak, bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek... Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem.
Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12´yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok.Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?... Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?
Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın, öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum. Hâlâ sizi bekliyordum. Belki de, bugun, bu saatte buradan çıkmayacaktınız... Yoksa hasta mıydınız? Bir ara bir başkasında saçlarınızı, yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş, siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş, üzülmüş; sonra, belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır şüphesine düşmüştüm. Bu şüpheden çabucak caydım. O kadar ehemmiyet verilmeye değer miydim?
Ya hasta iseniz!... Sanki hasta idiniz. Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim. Gözlerinizi açtınız. Alnınız terli idi. İki açık sarı tel terli alnınızın üstüne yapışmıştı. "Ateşim düşmüyor" demiştiniz. Şehre küsmüştüm. Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim. İyileşmiştiniz. Rıhtım boyunca yürümüştük. Taze, kırmızı idiniz. Alnınız terli idi. Gülüyordunuz. Alay ediyordunuz. Koşuyordunuz, yakalayamıyordum. Allah esirgesin! Hasta olmayın!
Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim. Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm. Bunun üzerine adam yerinden kalktı, yanıma geldi:
- Bu caminin ismi ne?
Bir türlü bulamadım caminin ismini, dersem, inanır mısınız? Hâlâ sizinle beraberdim. Hayır, hasat filân değildiniz, çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum. İçimi mütevekkil bir sıkıntı sardı. Kızamıyorum size... Dünyaya kızıyorum. En iyi arkadaşıma kızıyorum.
-Yok a...- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk bin dokuz yüz kırk altı mayısına kızıyorum. Size kızamıyorum. Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtı ise, beni düşünerek gitmiştir, diyorum. Hatırladım caminin ismini:
-Beyazıt camii, canım!
Kadın da yerinden kalktı. Adamın mühim bir sual sorduğunu, cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek mütecessis bir yüzle yanımıza geldi. Yanına oturdu adamın. Bu sefer o sordu:
- Ali Sofya hangisi?
-Şu tarafta... Bir işaretle sol tarafı gösterdim. Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya... Elimin gösterdiği istikameti bir türlü kestiremediler. Gösterdiğim yerde kocaman binalar, birbirini kesen, biçen yollar, dükkânlar vardı. Oradan Ayasofya´yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar, çaresiz kabullendiler. Zahir oralardadır, diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar. Son bir defa daha:
“-Her halde ıraktır.” dediler.
“-Yok, pek ırak değil.” dedim.
Adam ellisini asmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.
“-Bunu getirdim köyden” dedi.
Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk, ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl, dişleri bembeyaz, yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum. Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kimbilir...
-Hiç İstanbul görmedi bu. Bakıyor, hoşlanıyor da gülügülüveriyor. Hoşlanıyor pek. Biz Lüleburgaz´lıyız. Ben geldim birkaç defa İstanbul´a. Bu gelmemişti. Camileri gezdiriyordum.
- Taksim´e de bir gidin.
- Gideceğiz. Beyoğlu´nu da görürüz ha? O da, Taksim´e ulaşmadan değil mi?
- Evet.
- Tramvayla mı gidelim?
- Tramvayla gidin, ya!
- Ama biz, Tünel´den geçmek istiyoruz.
- Tünel işlemiyor, kapalı.
Yaa, Tünel kapalı demek... Tünel´in kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz. Kadın, elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:
-Bakır ucuzlamış, ucuza aldık.
- Kaça aldınız?
- Kilosuna... ne verdikti?.. 450 kuruştan verdiler. Te, bak şuna, 310 kuruş verdik. Pahalı değil, değil mi?
-325 kuruş verdik. 700 gram geldi.
-Sen beş lira verdin. Ne geri verdi sana bakırcı?
Hesap ettiler. Önce anlaşamadılar. Sonra anlaştılar. 310 kuruşa almışlardı tencereyi. Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmiştim. Onlar, hesaplarını yapmış, havuzu seyrediyorlar. Ben geçmenizden ümidi kesmişim. Sizi nerede bulabileceğimi: "Bana bakın! Beni dinleyin, nolur? Bırakın da bir gün samimî olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım..."
-Bu, dibinden mi kaynar?
-Yok canım? Babacığım, bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir.
Adam yanındakine dönüyor:
-Borularla doldururlarmış. Dibine boru döşemişler, senin anlayacağın.
Bana:
-Pekii, hani bu, suları fışkırtırmış?..
-Bayramlarda, sıcak havalarda... Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar.
Adam, kadına:
-Hava soğuk soğuk da ondan fışkırtmıyorlar, anladın mı? Sıcak havalarda fışkırtırlar da insanları serinletir...
Bana da dönüyor:
- Peki... -diyor-. Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır, oynatır durur; öyle de yaparlar mı?
Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın.. fıskiyeler, toplar... Onlar, benden de çocuk. Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor, seviniyorum. Kadın eğilip beni dinliyor. Taksim´den, öteki camilerden, meydanlardan, Boğaziçi´nden, Kızkulesi´nden söz açıyoruz. Sonunda lakırdılarımız bitiyor. Konuşmuyoruz bir zaman. Ben, size bir mısra bulup söylemek istiyorum. Yağmurlu havalardan, dağ yollarından, katırlardan, çıngıraklardan bahseder mısralar yok mu yeryüzünde?
Bu sırada adam, kadınına Kızkulesi´ni, Haydarpaşa´yı, Selimiye Kışlası´nı anlatıyor... Bir ara üçümüz de susuyoruz. Mühim şeyler düşünüyor gibiyiz. Hele ben, neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz. Koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum. Tam bu sırada adam:
-Kışın donar mı bu su?
Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor:
-Donar -diyorum, donar da çocuklar üstünde kayarlar.
Kadına dönüyor adam:
-Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış -diyor. Ne dersin sevgilim, Beyazıt Havuzu kışın donar mı? Murtaza çavuşla karısı Hacer anaya ben, donar, dedim.


Sait Faik Abasıyanık

 8 
 : Aralık 21, 2011, 03:50:29 ÖÖ 
Başlatan HekimVural - Son mesaj Gönderen: HekimVural
Bunun bir de masalı var bu şiir zaten masalda ölen kahramanlara yazılmıştır. Bkz.Batının Tarih Kitabesi

 9 
 : Aralık 21, 2011, 03:48:09 ÖÖ 
Başlatan HekimVural - Son mesaj Gönderen: HekimVural
Bunda ölen kahramanlara yazdığım bir şiir var bkz.Yokoluş Türküsü , ayrıca bahsetmek isterim bu masalın üzerinde 4 aya yakın süren bir fantastik-kurguya çevirme çabası içerisindeyim. Eleştirilerinizi bekliyorum.

 10 
 : Aralık 21, 2011, 03:45:16 ÖÖ 
Başlatan HekimVural - Son mesaj Gönderen: HekimVural
Batının Tarih Kitabesi

 

  Size Batının Tarih kitabesini anlatacağım;

 

                   Uzun zaman önce Batı Ellerinde bir ülke varmış. Bolluk, refah ve zenginlik içinde yaşıyorlarmış. Hiçbir kralın karşısına çıkamayacağı kadar yiğit ve güçlüymüşler. Burayı efsanevi, ulu bir kral yönetirmiş. Yiğit, güçlü, mağrur ve her halka karşı cömertmiş. Hiç bir savaştan mağlup ayrılmamış. Ama bir gün uzak diyarlardan gelen bir haber Batı Ellerinde yayılmış. Doğudan kara ve zalim bir ordu. Batı' ya doğru hızla ilerliyormuş. Derler ki; yakmak, yıkmak, yağmalamak ve ölüm kusmak için savaşırlarmış. Tüm karanlık güçler, aydınlığın üstüne kara bulutlar gibi çökmek için bu devasa orduyu kurmuşlar adeta... Batı Ellerinde bir figandır kopmuş. İnsanların yâdına ölümün kara korkusu düşmüş. Derken Batının soylu ve güçlü kralı insanların üzerinden doğmuş. Bir anda Batı Ellerin cesur halkı özüne dönmüş. Kral savaş borularını çaldırmış. Onun boyunduruğu altındaki krallar, Batının diğer şerefli kralları ve tüm cesur askerler ulu kralın ışığı altında toplanmış. Ama içlerinden bu güçlü kralların düşmanı olanlar karanlık tarafa geçip onların tarafında savaşa girmeye başlamışlar. Ardından Batının birleşik güçleri Batı ile Doğunun kesiştiği topraklara doğru yola çıkmış Burada iki devasa ordu karşı karşıya gelmiş ve dünyanın kaderinin belirleneceği, ozanların dilinden düşmeyecek, amansız bir savaşa tutuşmuşlar.

 

                     İki tarafta kıran kırana dövüşmüş, kılıçlar kırılmış, kalkanlar yarılmış, oklar güneşin önünü kesmiş ve kanlar dört bir yana nehir olup akmış( Daha sonraları bu kanın doldurduğu nehirin etrafı çöl olmuş ve nehrin kanı temizlense bile nehir yatağındaki toprak kızıl kalmış ve bu nehir Kızıl Nehir adını almıştır.). Doğunun kara efsun yayan ordusu, Batı Ordularındaki askerlerin gönlüne gölge düşürmüş. Askerler ölüm korkusuyla çılgına dönmüş. Hatları kırılmaya ve çekilmeye başlamış. Ta ki batının güçlü kralı ve cesur askerleri kalana dek. Kral ak efsun yayarmış ve askerlerin gönlünü cesaret ve umutla doldururmuş. Onların bile gücü karanlığa yetmemiş ve yavaş yavaş geri çekilerek güçlerinin yettiği kadar direnmişler. Sonunda kralları esir alınmış ve o halkın tüm insanları yitip gitmiş. Nice güzellik ve iyilikte onlarla beraber gitmiş geriye bir tek umut kalmış. Karanlık bu savaştan galip çıkmış ve 100 yıl boyunca Batı' da hüküm sürmüş. Kendine karşı gelen herkesi öldürmüş. İnsanları cahilleştirmiş. Geçmişlerini e umudu unutturmuş. Ardından karanlık çekilip Batının hâkimiyetini kendilerine katılan krallara bırakmış. Asırlarca bu çorak ve kötü toprakları kötülükleriyle beslemişler. Batı Elleri' nde bir daha asla güneş doğmamış ve hep yağmur yağmış. Batının insanları bu yüzden kötüleşmiş, güçsüz ve dayanıksız olmuşlar. Derler ki; bunun nedeni Batının güçlü kralıymış. Savaşta esir düşünce aklını yitirmiş. Halkının hüznünden ve ağlamaktan ölmüş. Ölmeden önce Batı Ellere binlerce kez lanet etmiş. Bu yüzden Batı Ellerine çok yağmur yağdığını söylerler. Batının halkı bu yağmurlara Kralın Gözyaşları derlermiş. Asırlar sonra tüm bu bilgiler ve buluntular tamamen hafızalardan silinmiş. Benim de içinde bulunduğum bir araştırma ekibi 1967 de Doğu ile Batının kesiştiği bir yerde kazı çalışmaları esnasında Batı'nın Tarih Kitabesini bulduk. Yazarı veya yazarları hâlâ bilinmiyor. Yine de bence bunu zamanın ve karanlığın zihinlerimizden aşındırdığı, kitabede belirtmese de batının güçlü halkından birilerinin zamanın berisinde yazdığına eminim. Ama ne de olsa zaman anlam yüklenmiş sayılardan oluşan bir kavramdır.

 

                                                                                                      Hekim Vural GÜNEY

Sayfa: [1] 2 3 ... 10