Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: ASALA’DAN Bir Kız Sevdim  (Okunma Sayısı 178 defa)
Gökmen
Yeni Üye
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1



WWW
« : Ocak 01, 2010, 10:17:20 ÖÖ »

Geçen yıl okuduğum bir kitap nasıl oldu bilemedim, yine elimde buldum. Polisiye gerilim ile aşk romanı tadını veren kitap, yine karşımdaydı.

İstanbul’da başlayıp Paris’te noktalanan bu aşk hikâyesinde, Bayan Araksi’nin verdiği portre kitaba ayrı bir üstünlük getirmişti. Çocukluklarını beraber yaşadıkları, bir arada oynadıkları İstanbul sokaklarında, yaşanılan anıların unutulmaması, dünü aratmayan ilişkilerdeki sıcaklığı, bugünde aynı heyecan ve tatta hissettirmesi, doğrusu okuyucuda hayranlık uyandıracak boyut kazandırmaktadır. İşin diğer ilginç bölümü Türk-Ermeni ilişkilerin perde arkasında cereyan eden, karşılıklı hesaplaşmalarda, devletin dolaylı olarak kullandığı örgütlerin çalışmaları, çözümsüzlüğe iten nedenlerde, bize başaktörü daha iyi tanımamıza yardımcı oluşu... Burada Erdal Erkut’u bu başarılı yapıtını okumak, bana hem zevk verdi hem de sürükleyici kurgunun nefesini bir kez daha aldırdı. Kitapta dikkatimi çeken diğer anekdotsa ey okur, karşılıklı sürekli konuşma içeren paragrafların ustaca işlenmesidir…

***

‘’Annesi İsmail Ağa’yı şöyle öğütler:’Bir de senden dileğim, oğlum o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter. ‘’(Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu)

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan itibaren Müslüman-Türk unsurlar kendilerine sadece çiftçiliği ve askerliği yakıştırmışlar, Gayr-ı Müslimleri ise 1856’ya kadar ‘cizye’ denilen (baş veya kelle vergisi) ile 1909’a kadar ‘bedel-i askeri, 1914’ten sonra ise ‘amele taburları’ gibi uygulamalarla askerlik dışında tutmuşlardı. Bu uygulama sonucu gayri Müslimler, başka yolları kalmadığı için Ticaret ve Zanaata yönelmişlerdir.18.yüzyılda askeri alanda bir takım başarısızlıklarla yaşayan imparatorluk, zenginleşen Gayr-ı Müslimlerin servetine göz dikmişlerdir…

19.Yüzyılın başlarında, İttihatçıların başını çeken Mehmet Talat, İsmail Enver ve Ahmet Cemal Paşalar, üstlendikleri misyon gereği vatanı savunurken Anadolu topraklarında kendisine yurt edinmiş, ecdadından kalan meslekleri sayesinde edindikleri mülkleri korumadıkları gibi Gayr-ı Müslimlerin haklarının alınmasında başı çekmişlerdir…

***
Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın hesabı, dünya ulusu; dünde kalan birçok katliama göz yumdular…  Her biri dünya olan, kaderine terk edilen onca kaybedilen genç yaşlı, çocuk, kadınları tekrar getirebilecekler mi? Ülkeler dini, dili, mezhep farklılıklarından dolayı sorgulanmamalıdır. Vatandaşlık bilincini aşılamak için bu farklı insan anlayışına artık son verilmelidir. Askerlik görevinden tut en üst kademede eşitlik gözetilerek bağrına basılmalıdır. Hoşnutluk temel alınmalıdır, küslük denilen illet elinin tersiyle itilmelidir. Camilerden ezan okunurken Kiliselerde çanlarda çalmalı. Sinagoglar ve diğer mabetler korunup açılmalıdır. Nereden mi başlamalı? Temel nasıl başlarsa öyle gitmeli, eğitim sistemimiz yapılandırılmalı, çocukların akılları uslandırılmalı, kitap sevgisi donatılmalı, kin nefret veren konular rafa kaldırılıp, barış ve sevgi temaları belleklere kazılmalıdır… Dünya ulusları karşılıklı çocuklarını gönderip kendi yurtlarında misafir ettirilmelidir.

Ruh halinin Güvercin tedirginliğini yaşayan insanlarımızla [/color] el ele tutuşup yaşamak varken, ertelemek zorunda bıraktığımız, barışa giden yolar neden kapalı? Perde arkasında birilerin at koşturduğuna bakılırsa nedeni çok açık aslında.

Sizce de öyle değil mi?

 
Logged

Barışa değin yolda yürümek
giraysibel
Administrator
Köşe Yazarı
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 677



« Yanıtla #1 : Ocak 01, 2010, 01:01:12 ÖS »


Eşim yakın zamanda Tanzanya' yı ziyaret etti. Afrika' nın şu anda altyapı, teknoloji gibi uygarlık ölçütü kabul ettiğimiz her alanında bizlerden 50-60 yıl geriden gelen bu ülkede yüzün üzerinde farklı yerel dil konuşuluyor. Ülkenin en iç kısımları ki buralarda yaşayan halkın evleri içerde ayakta durulamayacak denli alçak tavanlı ve iki ya da üç metrekarelik kerpiç evler. Ev diyorum ama dışardan bakıldığında tıpatıp devasa karınca yuvalarına benzeyen birer toprak öbeği. Buralarda yaşayanların bile, yerel dilleri yanında ülkenin ve Doğu Afrika' nın ortak dili olan swahiliyi konuşabildiği gibi en az derdini anlatacak kadar ingilizce de konuştuklarını öğrenmek beni bir hayli şaşırttı. Şaşırdığım sadece bu değildi; ülkede yayımlanan gazete sayısı ve gazete tirajları da ezber bozacak diğer verilerdi Afrika deyip geçtiğimiz bir yer için. Fotoğraflarda, sokağa kurduğu tezgahın başında müşteri beklerken elindekini kitabı okuyan pek çok insan da gördüm.

Trafikte kimsenin kimseyi sollamadığını ve sürücülerin birbiriyle kavga etmediğini ayrıca orada bulundukları on gün boyunca tek bir korna sesi bile duymadıklarını öğrenmek de başka bir şaşkınlık vesilesiydi benim için.

Belki sizlere anlatabileceğim daha pek çok şey var ama şimdilik bu kadar olsun. Hadi hep beraber düşünelim. Teknolojiye uzak mıyız? Hayır. Okullarımız yetersiz mi? Lütfen ülkenin ücralarında yetersiz demeyin, ücranın ne demek olduğunu Tanzanya'yı görünce anladım. Velhasıl, ben büyük bir yanılgı içinde günlerimizi heba ettiğimize inanıyorum. Nicelik peşinde koşup niteliği atladığımızı ve tuttuğumuz her şeyin elimizde kaldığını. Yakıştıramıyorum bizim insanımıza bu yüzeyselliği. Unuttuğumuz her neyse hatırlayalım artık. 60 yıl geriden gelenlerin bizi sollayıp geçmesine 6 yıldan az kalmış. Gözümüzün boyanmasına, kolayca kandırılmaya itiraz edelim. Küçük şahsi menfaatlerimize saplanıp neleri kaçırdığımızı fark edelim.

Gökmen Bey, belki sizin işaret ettiğiniz yerin biraz uzağına düştü söylediklerim ama birbiriyle ilintisiz değil gibi geliyor bana. Paylaşım için teşekkürler. Serinselviye hoşgeldiniz.
« Son Düzenleme: Ocak 01, 2010, 01:11:28 ÖS Gönderen: giraysibel » Logged
nazmiye denizer
Administrator
Köşe Yazarı
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 536



« Yanıtla #2 : Ocak 01, 2010, 01:06:52 ÖS »

değerli gökmen bey yazınız bana yıllar önce okuduğum "yaşar kemal"in bir kitabını hatırlattı, "fırat suyu kan akıyor baksana" orada da mübadelede boşaltılan bir adaya yerleşmek için gelen poyraz musa'nın öyküsünü anlatır. ada rumlar tarafından boşaltılmış, fakat sanıldığı gibi türkler hemen oraya yerleşmek için hücum etmemişlerdir. birtek poyraz musa gelmiştir o da köyde düşmanları vardır saklanmak için buraya kaçmıştır. fakat adayı terketmeyen bir rum vardır vasili, sevdiği kızı beklemek için adada kalmıştır... roman vasili ile poyraz musanın ilişkisinde savaşın yıkıcılığını, mübadelenin travmalarını, terketmenin ve terkedilmenin hüznünü, insan ilişkilerini ve kültür çeşitliliklerini  etkili bir şekilde anlatır. vasili'yle düşman çerçevesinde başlayan poyraz musa ilişkisinin adım adım dostluğa dönüşmesini izleriz roman boyunca....
yaşar kemal'in bence en zor okunan romanı; akıcılık yok. onun kitaplarını daha önce okuyanlar iyi bilir, sürüklenir gidersiniz kahramanın peşisıra... fakat bu kitapta mekan ve kişi tasvirleri çok önemli yer tutar.  bazen bir mekan sayfalarca anlatılır. zor okumuştum açıkcası ama; terkedilmiş bir rum evinde kalan iplere dizilmiş kışlık kurutulmuş sebzeler, kümesteki yeni yumurtlamış tavuklar, toparlanmamış daha sıcacık bir yatak, ve tam sönmemiş, üzerinde çaydanlık kaynayan bir soba  hala capcanlı gözlerimin önündedir; az sonra kapı açılacak gidenler dönecek, bıraktıkları yerden evdeki yaşamlarına devam edecek sanırsınız. hatırladığım kadarıyla poyraz musanın terkedilmiş rum evinde bir rum gelininin çeyiz sandığını açtığı bir bölüm vardır ki bugün bile bu satırları yazarken gözlerim dolar...

gökmen bey yazınız için teşekkür ederim...

serin selviye hoş  geldiniz...



« Son Düzenleme: Ocak 01, 2010, 01:56:25 ÖS Gönderen: nazmiye denizer » Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: