author
Yeni Üye
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 25
|
 |
« : Mayıs 29, 2011, 05:34:25 ÖS » |
|
Bedenimizi bir valiz olarak varsayarsak, doğumumuzdan ölümümüze kadar, içine birçok şey koyarak ilerliyoruz. Öğrenilen bilgilerle, her geçen gün biraz daha donanımlı hale geliyoruz. Fakat en baştan bizimle gelen, hiç kimseden öğrenmediğimiz, tüm yaşam yolculuğumuz boyunca da bize eşlik edecek yüklerimiz de var. Nefret , aşk, korku, acıma... Bunlar hiçbir kitaptan öğrenilemeyecek şeylerdir. "Korkmak nasıl oluyor biraz öğrenelim." gibi bir seçeneği yoktur insanoğlunun. Bütün bu bizden bağımsız şekilde içimize yerleşmiş öğrenimler, hayatın bize kazandırmış olduğu en önemli özelliklerin başında gelir. Dolayısıyla bu özellikleri bir uyum içerisinde kullanacağımız bir alana ihtiyaç duyarız. Böyle geniş bir alana sahip olunduğundaysa akla ilk gelcek şey, oyun oynamak olacaktır.
Tüm doğal duyguları içinde barındıran oyun, buna karşı bütününde en yapay sonucun ortaya çıktığı bir eylemdir. Hiç kimse çocukken evcilik oynayanların birer saflık timsali olmadığını inkar edemez. Erkek, babanın sahiplenici yanını, kız ise annenin şevkatli ve anaç yanını, üzerine bir elbise gibi geçirmiştir oyun boyunca. Bu süre içerisinde tüm hareketler saf ve temiz duygularla yapılmasına karşın, yine de gerçekçi değildir. Oyun yanılsamasını sağlayan, başkasının yerine geçme ve o yerin hemen benimsenmesidir. Peki bu geçiş zorla mı gerçekleşmiştir? Kesinlikle hayır. Çünkü zaten bedenimizde varolan iç güdüsel edinimler, oyunun yanılsaması içine nüfuz edecek biçilmiş kaftandır. Belki de antik dönem insanları da ritüellerinde maske kullanarak başka kimliklere bürünüp, oyunun daha gerçekçi aynı zamanda da doğal görünmesini amaçlıyorlardı. Elbette tüm bu oyun içinde en önemli etken, bireyin tek başına değil, topluca bir ortamda bulunup eylemini gerçekleştirebilecek olmasıdır. İnsan ve oyun arasındaki organik bağ, yalnızca toplu bir katılım olduğunda gerçekleşebilir.
Hiç kuşkusuz sahip olduğumuz geniş alanın, kuralları oluşmaya başlayacaktır. Yalnızca iç güdüsel kazanımlarımız bu alan içinde hayatta kalmaya yetmeyecektir. Ancak öğrendiğimiz diğer şeyler, oyunun saflığını bozabilecek niteliğe getirebilir. Bir öğretmen, sınıfında öğretmen olmak durumundadır. çünkü ona biçilmiş görev budur. Dolayısıyla sınıftakiler de öğrenci gibi davranmak durumundadır. Oyunun; yani yanılsamanın bozulmamasındaki tek şart, herkesin görevini en iyi şekilde yapmasıyla sağlanabileceği düşüncesini ortaya çıkarır. İyi ama öğretmen, öğretmen gibi, öğrenci de öğrenci gibi davranmazsa tüm yanılsama bozulur mu? Tam olarak bozulabileceği söylenemez. Oyun içerisindeki birkaç değişiklik, kendi kurallarını da beraberinde getirecektir. Öğretmen-öğrenci ilişkisi, iki dost ilişkisine döndüğünde iç güdüsel olan duyguları ortaya çıkaracak ve bir şekilde işlemesi gereken düzeni sekteye uğratacaktır. Bu ikili arasındaki en önemli nokta, ilişkilerin hangi anlamda devam edeceğinin belirlenmesi olacaktır. Öğrenci bu yakın ilişkiyi suistimal edebilir ya da öğretmen tek bir kişiyi diğerlerinden ayrı tutarak olumlu bir ayrıcalığa gidebilir. Belki de bunların hiçbiri gerçekleşmeden sınıfta ve sınıf dışında olan roller kesin bir çizgiyle ayrılacaktır.
Düzenin sorunsuz ilerlemesi için çoğunluk tarafından benimsenen düşünce, yerine göre davranılması gerekliliği olarak "görü kuralları" çerçevesi içinde ortaya çıkar. Her yerine göre davranma da, göründüğü kadar kolay olmayacaktır. Kıdemleri birbirinden farklı iki iş arkadaşı, biri diğerini işten çıkarmak zorunda kaldığında kendi iç güdüsel edinimleriyle çatışmak zorunda kalabilir. Başlarda ikisinin de görevi aynıylen bir şekilde diğeri daha üst pozisyona gelebilir. Bu, ikili arasındaki oyunun bozulmasına neden olmayacaktır. Ancak kurallar, gidişatın değişimine ve ikili arasındaki ilişkinin değişimine yol açacaktır. Arkadaşımızı işten çıkarmamız bedenimize vicdan azabı yükünü ekleyecektir. Her ne olursa olsun, onu bu düzenin içinden biz çıkarmışızdır ve belki de bir gün sıra bize de gelecektir.
Kurallar uygulamaya yatkın olduğumuz kadar, kurallar oluşturmaya da muktedirizdir. Kendi oyunumuzu kendimiz yaratmak isteriz. Bu, en güçlümüzden en zayıfımıza, en zenginimizden en fakirimize, en yaşlımızdan en gencimize kadar böyledir. Elbette kural koyma gücünü en rahat elde edenler, iktidar erk sahipleridir. Asıl yaşam oyununa dışarıdan etkilerle kendi oyunlarını dayatırlar. Böylece Matruşka'ya benzer, birbiri içine geçmiş oyunlar içinde kaybolmamaya çalışırız. Çünkü artık bize gösterilenle gerçek olan arasında ayırım yapamayacak hale getiriliriz. En üst yönetim neyi dayatırsa o kurallar içerisinde haraket etme özgürlüğümüz olacaktır. Günümüz demokrasilerinde de böyle, krallık dönemlerinde de böyleydi. Kimi zaman, iktidar ateşi bir an içine düşmüş olanlar, bu ateile oyun içerisinde oyun yaratma çabasına gider. Belki günümüzde alçakça yapılan oyunları düşündüğümüzde, hiçbirinin Macbeth kadar cesaretli olmadığını düşünebiliriz. O, varolan bir oyun düzeni içerisine kendi oyununun kurallarıyla dahil olmak istemiştir. Bu nedenle cesaretiyle olacaklara katlanıp, ardından yine doğuştan sahip olduğu vicdan azabıyla yüzleşmiştir. Şimdi ise güce sahip olmak, korkuyu bastırmaya çalışmaktan öteye geçemiyor. Oyuna alet edilen, medya, siyaset ve daha birçok alan, tüm bu kaybetme korkusunun birer sonucu olarak gün yüzüne çıkıyor.
Valizimizi hiçbir zaman sonuna kadar dolduramayacağız. BU nedenle sahip olduklarımızı en iyi şekilde kullanarak ve hatta iç güdüsel edinimlerimizi kontrol etmeye çalışarak pek de adil olmayan oyunun içinde yer alabilmemiz hayalden ibaret olmayacaktır. En önemlisi, duyguları hayatımızdan çıkaramayacağımız için, oyun da vazgeçilmez bir parçamız olarak varolmaya devam edecektir. Merkezde kendimizin olduğu ve bize biçilen görevi yapmak yerine, kendi görevimizi kendimiz belirlemeliyiz. İç güdüsel edinimler, kontrol edilebildiği ölçüde bireyi ileriye taşıyabilir.
|