Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Karar Senin  (Okunma Sayısı 791 defa)
author
Yeni Üye
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25


« : Mart 22, 2011, 01:20:35 ÖÖ »

Hayat denilen yolculuğun içine dahil olduktan sonra, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde devam ediyoruz yaşamımıza. Yaşamımızın kontrolünü elimizde tutmak istediğimizde, arkasından yapılması gereken birçok fedakarlık da beraberinde geliyor. Aile tarafından, başlarda yalnızca eğitim ve barınma gibi temel ihtiyaçlar giderilirken, gerçek hayatla karşılaşıldığında bu iki olgudan daha fazla şeye ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Para kazandırabilecek bir mesleğe sahip olma, bunu başardıktan sonra bu mesleğimizi icra edebileceğimiz bir iş alanı bulma, ardından evlilik, çocuk sahibi olma, çocukların bakımı ve gelişimi için daha da fazla sorumluluğu taşımak için, birçok fedakarlık yapmak zorunda kalıyoruz.
   
Öylesine bir yolculuk ki bu, dinlenmek için kendimize küçük ölümlerden istasyonlar yaratıyoruz. Bir kez gerçekleşecek fiziksel ölümümüzü, sayısız küçük ölümle perçinliyoruz. İşte tüm bu yolculuğun başındayken, harcadığımız bunca çabanın karşılığını alamama korkusu ortaya çıkıyor. Her şeyden kaçarak, tüm bu anlamsız sorumlulukları üzerimizden atmak için, aklımızda ilk defa ölüm fikri oluşmaya başlıyor. Böylece, hayatımızın içine dahil olan her yeni sorumluluğun, küçük küçük ölümler getirmesine karşılık, bir kez bedenen ölmeyi yeğleyebiliyoruz. Kimilerine göre bu ölüm silsilesi, kabul edilemez bir hale de dönüşebiliyor. Oysaki herbir küçük ölüm, bir nevi yenilenme, hatta güç toplama olarak görülmelidir. İstasyonlara her sığınışımız, hayatı daha katlanılabilir kılmak için oynadığımız birer oyundan ibaret gibidir. Okuruz, bilgisiz kalıp cahillikten korktuğumuz için; evleniriz, hayatı paylaşacağımız gerçek bir dost arayışı için; işe girip çalışırız, yaşamın gerektirdiği satın alma olgusunu sağlayıp, kaliteli bir hayata sahip olmak için. Peki yaşadıkça sırtımıza yüklenen sorumluluklar gerçekten anlamsız mı ya da sorumlulukların çoğalması, ölümü tercih etmemize yeterli bir neden mi? Aslında dışarıdan baktığımızda sanki bir amaca hizmet etmiyormuş gibi gelen sorumlulukların, yaşam içerisinde bize birer sığınak olabileceğini unutuveriyoruz. Bireyin okul evresi, çalışma hayatı, evlilik ya da askerlik gibi duraksamaları, başını çekiyor bu dinlencelerin. Bizi alıp yolculuğa çıkaracak trenin gelmesini bekleyerek geçiriyoruz zamanımızı. Bu noktada asıl önemli olan sorularla karşılaşıyoruz. Birçok yere gidebileceğimiz istasyonda hangi yöne gitmeliyiz? Trene binme gibi bir zorunluluk olmamasına rağmen, tren, bizim istediğimiz gibi mi hareket ediyor? Tüm kontrol bizim elimizde mi? Daha da önemlisi, çoğunluk bu trenlere kendi isteğiyle mi biniyor yoksa birer mülteci gibi zorla mı bindiriliyorlar?

Kimi yolculuğa çıkanlar, hiçbir zaman trenden inmezler. Bunlar, bir ikilemin oluşturduğu bireylerdir. Aptallık ve bilgelik ikilemiyle bölünürler. Bazıları ilk gelen trene binip hiç inmezken, bazıları da kendi istekleri doğrultusunda başladıkları yolculuklarına, yorulmak bilmeden devam ederler. Asla inmeme kararı, bilinçli olarak yapıldığı için aptallık olarak görülmeyebilir. Belki de bu bitmek bilmeyen yolculuk etme arzusu, sürekli olarak canlı tutulan çocuksu düşüncelerle sağlanabilir. Antoine de Saint - Exupéry'nin ünlü romanı Küçük Prens'te de, bu çocuksu saflığa vurgu yapılmıştır.  Kimsenin bulunduğu yerde mutlu olmadığını, bu yüzden devamlı olarak yolculuk yapıldığını anlatır makasçı. Her şeyin farkında olanların, yalnızca çocuklar olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır. Bir bakıma çocukların içerisinde bulundukları durum, bilgeliğe karşılık gelmektedir. Sonuçların ne olacağı bilindiğinden, norm tanımaz bir şekilde devam ederler yolculuklarına. Çünkü onlar için hiçbir şeyin önemi yoktur. Bu nedenle dinlenmeye de gereksinimleri de yoktur.

Her kişi, beklediği istasyona gelecek treni aynı algı biçimiyle göremez. Kimisi için dolambaçlı yollardan geçen bir tren, başkasına göre olağan şekilde hareket edip düz bir şekilde ilerliyormuş hissiyatı uyandırabilir. Yalnızca dışarıdan değil, trene binildiğinde de farklılıklar ortaya çıkacaktır. Pahalı biletlere sahip olan trenlerde yolculuk edemeyecek kişiler,  bir sonrakine binmek için makasçının treni pürdikkat beklediği gibi bekleyeceklerdir. İçten içe hepsinde bir makasçı olma isteği, gün yüzüne çıkmak için fırsat kollayacaktır. Onun gibi gidişata yön verebilmek, sahip olunacak en büyük güç gibidir. Bu nedenle istasyonda bekleyenler, makinisit olmak istemezler. Kimsede, makasçıda varolan kudret yokmuş gibi görünür. Ancak unutulmamalıdır ki, makasçının kararları da, başkaları tarafından belirlenmiştir. Belki bir öğretmen olarak görülebilir makasçı. Sayısız kişiye yön verebilen ancak asla olduğu yerden ayrılamayan bir görevli gibidir. Elbette herkesi de yön verilebilir olarak görmemek de gerekir. Gidişatını karar veremeyip yönetemeyecek olanlar, onlar için zorla belirlenen güzergahta gitmeye zorlanırlar. Yorulup kendi küçük ölümlerini gerçekleştirenler, başka bir yere; aslında hiç ait olmadıkları bir yere yolculuk etmek zorunda bırakılırlar. Hem de yalnızca, bir çalışan kaloriferi ve eski püskü koltukları olan tren ile... Bu yüzden de, sürekli olarak büyük bir istasyon arayışı ortaya çıkmış olur.

Hiç kuşkusuz, kimi istasyonlarda durup geri dönme isteği doğabilir. Ancak her durulan yer, Haydarpaşa gibi bir istasyon olamayacaktır. Yeniden başlangıç için istenilen yere gidebilmek, yalnızca böylesine büyük bir istasyondan gerçekleşebilecektir. Kontrolün başkalarında olduğunu bilsek de, bize seçme şansı veren Haydarpaşa gibi istasyonlar, her yeni umudun gerçekleştiricisi olarak görülecektir. Umutlar tükendiğinde ise trenden inmenin tek yolu, bedenen gerçekleştirebileceğimiz ölümümüz olacaktır. Peki karar bize mi ait olacak? Trenden inme kararı, binme eylemimiz kadar kendi irademize bağlı olmadığı sonucunu ortaya çıkarır.

Tüm bunların dışında, hiç trene binmeyip istasyonda devamlı olarak doğru anı bekleyenler de mevcuttur. Daimi bir tren alternatifi düşünerek geçirirler hayatlarını. Bir zamanlar Haydarpaşa'da trene binmiş, ancak hemen olacakların farkına varıp en yakın istasyonda inivermişlerdir. Çoğunluğu, bekleyip sürekli düşünmekten vurdum duymaz bir yaşayış biçimi edinmişlerdir kendilerine. Ne aptallar gibi bilinçsiz bir şekilde hayatın akışına bırakmışlardır kendilerini, ne de bilgeler gibi, sonuçları önceden tahmin edip norm tanımaz bir şekilde ilerlemişlerdir yollarında. İstasyonun durağanlığında, bihaber yaşamaktadırlar geçen trenleri seyrederken. Eğer top sesleri istasyonda duyulmuyorsa, savaş hiçbir zaman oraya gelmemiştir diye vurgular Oğuz Atay, Demir Yolu Hikayecilerinde. Öyleyse bir anlamı yoktur, istasyondan dışarıya çıkılmıyorsa yaşamanın. Ne olup bittiğinin hiçbir önemi kalmamıştır. Tam bir ölü toprağı altında kalmaktır, devamlı olarak beklemek. Halbuki değişimi gerçekleştirebilmek için, değiştirmek istenilen olgunun içinde yer almak gerekir. Değişim trenden inmekle değil, onun içindeyken mümkün olabilir. Böylece, bilgeliği, aptallığı, karar alıp uygulayabilmeyi, çocuksuluğu ve küçük ölümlerdeki düşünce gücümüzü birleştirebildiğimizde; hem makinist, hem makasçı, hatta ve hatta, her birinin ne yapması gerektiğine karar veren yöneticinin yerinde olabiliriz. Karar senin.
« Son Düzenleme: Nisan 20, 2011, 12:13:51 ÖS Gönderen: author » Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: