Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Müsait Bir Yerde  (Okunma Sayısı 379 defa)
author
Yeni Üye
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25


« : Eylül 25, 2011, 10:52:50 ÖS »

   Hemen hemen bütün paketler arabaya taşınmıştı. Tıka basa dolan arabanın bagajı, herhangi küçük bir kabileyi doyurabilecek kadar mangallık yiyecekleri taşıyordu. Böyle bir pazar günü yemeğinden sonra, bir hafta boyunca yemek yiyemeyeceğim konusunda endişelerim başlamıştı. Arabayı dolduran yalnızca yiyecekler de değildi. Tam anlamıyla eksiksiz bir yancı grubuna daha yer ayırmıştık. Eski bir ayakkabı tamircisi dükkanı olan Tilki esnafla,  küçük bir lokantada aşçılık yapan ve hayli kilolu olan Şef de aramıza katıldığında ekibi tamamlamış olduk. "Hadi bakalım geç olmadan yola çıkalım." diye seslendi babam. Büyük bir kedi çetesinin arasından geçerek hızla sokaktan çıktık.

   Neredeyse bir saattir yoldaydık ve sonunda mangal yapacağımız yere doğru giden patika bir yola saptık. Yemek yedikten sonra eğlenceli zaman geçirecek onca yer varken, neden bir dağa gittimiz fikri üzerinde kısa bir tartışma yaşadım arabadakilerle. Elbette ki söz hakkım yoktu ama en azından benim de biraz olsun eğlenebileceğim bir yer olmasını istemiyor da değildim. Bunun üzerine gideceğimiz yerin üzerine ufak bir pohpohlama dinletisine maruz bırakıldım. Konuşma boyunca onları pek dinlediğim söylenemezdi. Tek isteğim bir an önce arabadan inip etrafta dolaşmaktı. Biraz sonra burada hiçkimsenin yaşamadığına karar verdim. Dışarıda yalnızca ağaçlar ve çeşit çeşit çiçekler vardı. Bizden başka kimsenin bugün burada olmayacağını düşündüm. Tabii bir de sağda solda otlayan koyunlar da vardı ama çok geçmeden onların uzaktan da olsa akrabalarını mideye indirecektik.

   Öylesine geniş bir alanda durmuştuk ki bir an dağın sonunun olamayacağı fikrine kapılabilirdiniz. Gerçekten de buranın, arada duyduğum dinletideki kadar güzel olduğunu fark ettim. Büyük oval bir gölün etrafına kurulmuş, muhteşem bir orman görüntüsü karşılamıştı bizi. Dilediğimce dolaşmadan önce arabadakileri indirmeleri için bizimkilere yardım etmem gerekiyordu. "Aferin kerataya nasıl da güçlü, bir kerede kaldırdı kocaman kutuyu." dedi Şef. Uzaklaşma isteğim, o an arabayı bile yerinden oynatacak gücü verebilirdi bana. Birkaç torba daha taşıyıp hemen etrafa bakınmaya koyulduğumda, Tilki ile babam bir yandan mangalı hazırlarken bir yandan da fıkra seanslarına başlamışlardı. Onlar öylece gülüyorken hiç eğlenemediğimi fark ettim. Belki de arkdaşlarımdan birini arayıp biraz olsun sıkıntımı giderebilirdim. Telefonumu çıkarıp rehberde gözüme çarpan ilk numarayı arayacaktım ancak her yerde çekim gücü vaadeden operatörlerin sözlerinden şimdi eser yoktu. Başkalarının da mangal yaptığı çevrenin biraz ilerisinde  gövdesi çok büyük; ancak çürümüş bir ağacın yanına doğru gittim. Yerlerdeki ezik çimlerden daha önce buraya ilk gelenin ben olmadığı anlaşılıyordu. Benim gibi başkaları da telefonlarını kontrol etmek için buraya gelmiş olmalıydı. Hemen oyulmuş ağacın gövdesine tırmanmaya başladım. Şekilden şekile giriyordum ama tek bir sinyal dahi alamıyordum. Alabildiğim tek sinyal, pişmiş etlerin kokusunun midemde oluşturduğu açlık hissiydi.

   "Hangilerinden istiyorsan al." dedi babam odundan masada kendime oturacak yer ararken. Tabağıma birkaç parça kanat koyduktan sonra içecek bir şeyin olup olmadığını sordum. Otuzbeşliği çoktan bitirmiş olan Tilki, bir kadeh de benim önüme koydu. "Al bakalım şu aslan sütünü.". Babamın gözlerinden, denemenin zararlı olmayacağı onayını aldım. Bardaktan yoğun şekilde yayılan kokuyu içime çektip, büyük bir yudum aldıktan sonra boğazımın tahmin edemeyeceğimden çok fazla yandığını hissetim. Hemen ağzıma bir parça et atarak bu yanmayı geçiştirmek niyetindeydim. Ben tek yudum bile içemezken nasıl oluyor da koca şişeyi bitirebiliyorlardı anlam veremiyordum. "Yavaş yavaş." dedi Şef "Öyle hemen alışamazsın.". Çabucak yemeğimi yedikten sonra yeniden çürümüş ağaca doğru yürüdüm. Hala daha tek bir sinyal alamamıştım. İleride fıkra sırasının babama geldiğini duyabiliyordum.

   Hava yavaş yavaş kararmaya başladığında, alandakiler evlere dönme hazırlıkları içerisindeydiler. Bense hala telefonla birilerine ulaşmaya çalışıyordum. Şans eseri bir ara annemi aramayı başarmıştım ancak daha "Anne." bile diyemeden telefon kapanıvermişti. Burada daha fazla kalmak istemediğimi babama da söylemeliydim. Bir kaç defa ard arda sorduğum "Gidiyor muyuz, ne zaman gidiyoruz, daha var mı gitmemize?" soru kombinasyonlarını olabildiğince kullanmaya çalışıyordum. Bizim masaya doğru ilerlerken keskin anason kokusu metrelerce öteden bile duyulabiliyordu. Şef, gölün köşesinde oturup göle taş atıyor, babam ve tilki de kadeh tokuşturup şarkı söylüyordu. "Daha gitmiyor muyuz?" diye sordum tekrardan. Yalnızca melodik ve ne olduğunu anlayamadığım sesler duyuyordum. Çakırkeyf bölümü çoktan geride kalmıştı anlaşılan. Göle taş atan Şef'in yanına gidip, onları eve dönmek için ikna etmesi gerektiğini söyledim. Aksi halde bu gece dönemeyip burada uyumak zorunda kalacaktık ve bu en son isteyeceğim şeydi.

   Uzun çabalar sonrasında tekrardan arabaya binebilmiştik. Şimdi ise araba oldukça hafiflemişti. Çoğunluğu alkoller, paketler ve bir o kadar da et parçalarından oluşan leşlerin arasından geçerek hızla yola çıktık. Dağdaki tek ışık kaynağı, arabanın uzunlarından ibaretti. Şimdi koca bir labirentin içine girmiş gibiydik. Bir ucunda peynir olan ve buna ulaşmaya çalışan fareden farkımız yoktu. Yarım saat sonra karşımıza çıkan yol ayrımıysa bunun gerçek bir kanıtı olmuştu. "Ee şimdi nereye?" diye sordu babam. Gelirken o kadar çok yoldan sağa sola dönmüştük ki şimdi karşımızda duran ve biri aşağıya diğeri ise yukarıya çıkan yollardan hangisine sapacağımız konusunda kararsız kalmıştık. "Bence aşağıya doğru gitmeliyiz." diye cevap verdi Tilki ön koltuktan. Bunu neye dayanarak söylediği hakkında kimsenin fikri olmadığına emindim. Aşağıya doğru inen yol en mantıklısı gibi geliyordu, çünkü dağdan çıkmanın en garanti yolu, aşağıya doğru gitmek olurdu. İçimizde yalnızca Şef bu karara katılamıyordu. Belki de uyandığında ona da çok mantıklı gelecekti bu fikrimiz. Şimdilik arka tarafta oldukça huzurlu bir uyku içerisindeydi. Aşağı yoldan gitmeye karar verdiğimizde, Tilki yolun yarısında yanlış yola girdiğimizi söyledi. Çok fazla ilerlemediğimiz için hemen geri dönüp üst yoldan gitmeye karar verdik. Birkaç başarısız denemenin ardından, babam arabayı geri vitese geçirmeyi başardı. Direksiyonun başında uykuya dalmamasından sonra en büyük ikinci başarısı sayılabilirdi bu. Yol ayrımına dönerken, doğru tarafın diğeri olduğuna dair şüphelerim vardı. Yeteri kadar geri geldiğimizde, babam geri viteste gösterdiği başarısını birinci vites için gösterememişti. İleriye doğru gitmeyi o kadar benimsemişti ki, arabanın geriye doğru gitmeye devam ettiğini fark edemiyordu. Ta ki arabanın sağ arka tekerleği uçurumda kendine yer bulana kadar...

   Sarsılmanın etkisiyle araç uçuruma doğru kayarken Şef birden uyandı. Kendini saatlerdir uyuyor sanmasının doğal sonucu olarak, o an kapıyı açarken hiç sorulmaması gereken bir soruyu bize yöneltti; "Geldik mi?". Ben şefin kapıdan aşağıya doğru kayışını izlerken, Tilki ön taraftan arkaya doğru geçmeye çalışıyordu. Babam bir anda ayılıp arabadan dışarıya çıkmıştı. Hala daha kımıldayamıyordum. Şefin bağırışları dağın tüm sessizliğini bozmuştu. Tilki'nin arka camdan çıkarken benden destek alması, şoktan kurtulup kendime gelmemi sağladı. Sanki beni de aşağıya doğru göndermek istiyordu. Hızlı bir hamleyle ben de arabanın içinden çıktıktan sonra şefi nasıl kurtaracağımızı düşünmeye başladık. Her şeyden önce arabanın tekerleğinin boşluktan kurtulması gerekiyordu. Geriye kalan üç tekerleğin içerisinde şimdi en önemli olanı oydu ve tek olanı bırakmak geriye kalanların da ileride bırakılabileceği anlamına geliyordu. Bu sırada şefin sürekli bağırışları bizi daha da çok telaşlandırdı. Babam tekrardan arabanın içine girdiğinde Tilki'yle beraber ben de arabanın arkasından bastırıp tekerleği zemine değdirmeye çalışıyorduk. Birkaç denemeden sonra arabayı zor da olsa yola döndürebilmiştik. Şefin sesinin kesilmesi, onun daha da aşağılara gittiği, hatta uyuyup kaldığını düşünmemize neden oluyordu. Neyse ki uzun süren seslenmelerimizden sonra "kurtarın beni!" çığlıkları yeniden duyulmaya başlamıştı.

        Arabanın içinde şefi kurtarabileceğimiz sağlam bir halat aramaya koyulduk. İpten önce arabanın içinde çalan telefonumu buldum. Annemdi. Daha telefonu açtığımda ağzımdan ilk çıkan kelimeler; "Anne kaza yaptık!" oldu. Tilki hemen elimden telefonu kaparak telaşlanacak bir şey olmadığını söyledi ve ardından telefonu tamamen kapattı. Gerçekten de telaşlanacak bir şey yoktu, çünkü ne de olsa uçuruma doğru giden bir arabada bulunan ve birinin o uçurumdan aşağıya yuvarlandığına tanık olan kişiler bizler değildik. Bir an önce eve dönmek istiyordum ve Tilki'yle göz göze gelişimizden, onun Şef'i burada tek başına bırakıp dönmek istediğini anlayabiliyordum. Hemen bir halat aramaya devam ettim. Babam bagajdan işimize yarayabilecek bir şey bulabilmişti nihayet. Onu arabanın arkasındaki demire bağlayıp diğer ucunu da Şef'e vererek beline dolamasını isteyecektik. Böylelikle onu yukarıya çekmekeyi başarabilirdik. Birkaç başarısız denemeden sonra halatın  diğer ucunu şefe ulaştırmayı başardık. Babam arabaya tekrar binip kontağı çevirdiğinde Şef'in hıçkırıkları duyulmaz olmuştu. Gaza her basış, onun biraz daha yukarı çıkma umudunu körüklüyordu. Ne var ki o umut, halatın kopmasıyla yerle bir oldu. Yumuşak toprakta Şef'i yukarı çıkaramamış aksine onun kuma gömülmesine neden olmuştuk. Kopmayla birlikte daha da aşağılara kayan Şef'in sesi şimdi daha da derinden geliyordu.

   Halata baktığımızda kopan tarafın daha küçük olduğunu anladık; ama elimizdekinin de ona ulaşıp ulaşamayacağından emin değildik. Onu arabayla yukarıya çekme fikri ikinci plana atılmıştı. "Onu kendimiz çekmeliyiz." diye atıldım. Babama ve Tilki'ye pek mantıklı gelmese de başka çaremiz yoktu. Aşağıdan gelen yakarışlara göre tekrardan halatı sarkıttık. En önde ben, hemen arkamda babam, en sonda da Tilki halatı son gücümüzle halatı çekiyorduk. Öylesine hırsla kurtarmaya çalışıyordum ki Şef'i, sanki tüm yükü ben sırtlamıştım halatta. Yavaş yavaş yukarıya geldiğini hissedebiliyorduk. Şimdi ise ağlamalar daha net işitiliyordu. Çekmeyi bıraktığımızda karşımızda yalnızca donuyla duran biri kalmıştı. Tüm kıyafetlerini o uçuruma bırakmış, tekrardan aşağıya kaymamak için çabalamıştı. Hepimzi tekrardan arabaya bindikten sonra artık geriye yalnızca üst yoldan gitmek kalıyordu.

   Patikalardan kurtulup etrafımızda bariyeleri gördüğümde, içimde duran sıkıntıyı uzun zamandır tuttuğum nefesle dışarı bıraktım. Sanki daha tehlikesizmiş gibi artık düşemeyecek, en fazla bir yerlere çarpabilecektik. Bir süre sonra yanımda ağlamasını gizlemeye çalışan Şef'in sızdığını fark ettim. Sanki tüm göz yaşları oradaki toprağı sulamış gibiydi. İstese de ağlayamayacaktı bundan sonra. Şehre girdikten sonra köşe başında duran taksilerin olduğu yerde, ilk fırsatta ayrıldı yanımızdan Tilki. Saat epeyce geç olmuştu ve Şef'i bu halde sokaklarda bırakmazdık. Babam arabayı Şef'in evinin önüne getirdiğinde uzunca süre bekledik. Arabadan inip dışarıda telefonla konuşurken anneme birazdan eve geleceğimizi söylüyor olmalıydı. Bense şefin bu halini izlerken bir anda onun uyanışıyla irkildim. Gözlerini yavaşça açıp ağrılar içinde bana baktı ve gülümseyerek bir kez daha sordu; "Geldik mi?"         
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: