aylin
Yeni Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 36
|
 |
« : Nisan 18, 2010, 11:28:17 ÖÖ » |
|
Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı diyor, şair Cemal Süreyya. Bir yazarın yazı serüveninde yola çıktığı tema noktaları sınırlı olmakla birlikte, seçilen temaya eşlik edebilecek imgeler, görüngeler adeta sınırsız sayıdadır. Kahvaltı sofraları muhteşem bir başlangıç, eşsiz bir dönüm noktası, soluksuz bir değişim ve çarpıcı bir son yaratabilecek yaratıcılıkta ve yardımcı bir konuya aracılık edebilecek konumda olmasına rağmen niye bilmem, edebiyatta bu sofraların cömert sunumundan çok da yararlanılmaz. Cemal Süreyya’nın kullandığı kadarı bile yeterlidir aslına bakarsanız. Şair şiiri tek dizeyle sonlandırabilecek kadar iki ucunu açmış, kahvaltıdan geniş bir anlam yaratabilmiş. Gerisini de olduğu gibi okuruna teslim etmiş. Kim nereden bakar, ne görürse diye
Bir yaratıcı olarak okurunu daha en başından benimsemiş, okuruna teslimiyetle güvenmiş. Hayran olunacak bir özgün duruş. Bir üst bilinç! Ama kahvaltı böyledir. Okur ve yazar arasındaki en temel köprülerden biridir. Daha karakterleriniz kahvaltı ederken okurda bir telaş başlar. Bir bardak demli çay, zeytin, peynir, yumurta, reçel, bal, tereyağ değildir onların derdi; kahvaltı adını verdiğimiz her tat eğer tam değeri verilirse ateşten bir kor gibi okurun belleğine oturuverir. Zihin başlar koşuşturmaya. Bir saygı selamı göndermemek mümkün mü şaire, yüreğine sağlık. İyi ki yazmış!..
Kahvaltı sahneleri Fırat Cevheri’nin ‘Birini Öldüreceğim’ romanının da izleğidir. Orada da karakterin ana yapısını kahvaltı anları oluşturur. Karakterini kahvaltı anlarında biçimler Cevheri. O sahneler romanın henüz başlangıcında yer almasına rağmen ,en çarpıcı bölümleridir de .Okur daha günün ilk öğününde kahramanı yazarından devr alır. Almak zorunda kalır. Kahvaltı görüntüleri zihnime kazıldığından olsa gerek, sonrasında yaşadığım kopmaları da okuma sürecime katarsak ‘Birini Öldüreceğim’ üzerinde uzun zaman düşündüğüm bir roman oldu. Bir beğendim, havalara uçtum. Bir sevemedim. Azgın bir derede ve birbirinin zıttı duygulanmalar arasında paçalarımı toplayarak geçmeye çalıştığım ilk akıntıydı bile diyebilirim. Birilerini öldürmeye, varoluşun o en ilkel güdüsüyle geçirdiği tüm evrim yollarına rağmen ısrarla devam etmeye adeta programlı olan insanoğlunun dehşetli görüntüleri medyamik her alandan birer kanlı kare olup zihnime yerleştiğinden olmalı, o akıntıda sayfalarla savrulurken, vazgeçemediğim tek his kahvaltı sahnelerinin bende yarattığı etki oldu ne yalan söyleyeyim. O sayfalar gerçekten de müthiş! Hem görüngeler, hem zaman, hem hissedişler, hem de mekan açısından dört dörtlüktü. Birini öldürmek istemenin en sahici yansımalarıyla karşılaştığım bölümlerdi onlar. Karşı konulmaz çekicilikteki azgın bir güdü, bir o kadar temkinli, bir o kadar ürkek kalan insanın en gelişmiş , yani en son vardığı medeni boyut
İki geçiş arası ancak böylesine bir çelişki duygu karmaşası ve birbirinin zıttı düşünceler ekseninde aktarılabilirdi. Gerçekten hem büyülendim hem de çok ama çok etkilendim. Romanın bu bölümleri varlığın her şeye rağmen olma çabalarının, sızı ve acılarının post modern bir biliş ve tesirler mekanizmasının yardımıyla okura yansıtılışıydı. Ve edebiyatın üst doruğuna yakışır bir tat bıraktı belleğimde.
Ne olduysa kahvaltı sonrasında oldu. O zamana kadar ‘ben’ çoktan değişmiş ben olmaktan çıkmıştı. Temo’laşmıştı. Temo ve ben Diyarbarbakır’ı adım adım dolaştık, eski, alıştığımız bakışlarımızla yeniyi gözledik, intikam duygularımız ayaklandı, adaletsizliklerin tümüne söylendik, bir ara kendimi tutamadım öfkem nabzımda atmaya başladı. Ne zaman ki Temo kolumdan çekiştirerek bir hayat kadınıyla otel odasına çıktı, büyü etkisini yitirdi. Yeniden ben oldum. O andan sonra ancak bir okur olarak devrede kalabilirdim. Öyle de yaptım. Romanın kapısını kapatana kadar hem okudum, hem de yeniden yazdım. Roman akışı tümüyle okurun yorumuna dayalıydı, metinleri algılayabilmek ve dahi içlerine girebilmek, bir hayli gerçek hayat deneyimi gerektiriyordu çünkü. Herkes aynı aşamalardan geçemez. Yollar her birimizin önünde farklı sapaklar açarlar. Dolayısıyla, romanın, ana karakteri Temo ile hayat kadını Diana arasında otel odasındaki konuşmalarla başlayıp devam eden bölümleri birden yazarla aramıza çetin ayraçlar koyuverdi. Ben kitabın başlangıç metinlerinde kaldım, yazar önümden koşarak geçip gitti, ayak izlerine tutunamadım. Kurgu desem kurgu olamayacak kadar çalakalem ele alınmış, gerçek olamayacak kadar da gerçeğin dışında yazılan bu ‘sonra’ metinler, bir okur olarak kendimden ciddi anlamda kuşkulanmama, bilgilenmelerimi defalarca gözden geçirmeme neden oldu. Zaman koptu elimden, mekan uçtu, izler yok oldu. Yaratılmak istenen o güçlü afrodizyak etkisini yitirdi, basit bir çocuk oyununa, ne bileyim sanki saklambaca dönüştü.
Temo bağırmaya başladı uzaktan ‘yakalayamazsın ki! Yakala beni, haydi yakalasana beni!..’ Haklıydı. Göremez, hissedemez oldum Temo’yu. Sihri ‘sonra’ metinlerin arasında kayboldu. Yazar arkadaşıyla karşılaştığımda da ne yapacağımı bilemedim. Yıllar sonra doğduğumuz bu şehirde ilk kez karşılaştığımızı hayal ettim, o görüntüleri yaşatmaya çalıştım belleğime. Beceremedim. Yazar arkadaşın ‘yazar’ sıfatı dışında , bu işi meslek haline dönüştürebilecek hiçbir kişisel ve yaşamsal birikimi yoktu çünkü. Daha çok hayran kitlesinin egolarına saldığı zehirle sarhoş bir politikacıya benziyordu. Düşünme sistematiği de daha önceden edindiği klişe bilgiler arasında devinip duruyordu. Oysa karşı karşıya olduğu durum hem psikolojik, hem de sosyolojik açıdan bir derin biliş, ve detaylı bir mantık örgüsü gerektiriyordu. Durum belirleyicisi olan kadınsa(Diana) aslına bakarsanız, yaşamsal deneyimleri itibarıyla yazardan daha sahici bir duruşa sahipti. Duruşu ve konumu sahiciydi ama metinler anlar arasında hızlı bir gezinti halinde olduğundan, geçmiş ve gelecek anlar işin içine girdiğinde soru işaretleri oluşturmasına engel olamayan ardı ardına sıralı bir çok açık noktanın devreye girmesine o da engel olamıyordu. Kendimi mantıksal bir düzenleme ve hesaplama yaparken buldum birden.Ve anlık bir sabite olarak bakıldığında sahiciliğini yüzünüze avazınca haykıran o kadın, tüm içtenliğini hemen bir ‘sonra’ metinde yitiriverdi.. Dediğim gibi, bir hayli zorlandım. Hele en son metinde yaratılmaya çalışılan büyülü son hepten kafamı karıştırdı.
İşte o zaman yazarın aynı Cemal Süreyya örneğinde olduğu gibi, benim algı kapasitemin dışında ve akıllı bir bilişle elini romandan çektiğini, bu metinler arası yolculuğu okuruna devr ettiğini düşündüm. Birini öldürmek istemek ve bu sarsıcı güdü için en yakınımızdan birini seçmekle işe başlamak son derece dehşet verici, bir o kadar gerçek, dahası en ilkel olmasına rağmen tüm ağırlığını üzerimize bindiren en sahici duygudur da. Bu kısa anlatıda ki, anlatıyı okur kendi iç dünyasından yorumlayabilirdi ancak, yazara hak verdim. Kitabın sonunda bu metin bütünlüğünü hangi kategoriye koymam gerektiğini de bilemedim. Her düşünceme rağmen kahvaltı göstergesinin derinliği, birini öldürme arzusunun yarattığı sarsıcı duyguyla bütünleştiğinde ortaya çıkan ironik metinler harikaydı. Cemal Süreyya’nın şiirde yaptığı, bu metinler üzerinde denenebilseydi keşke! Mesele kahvaltı sahnelerinde biraz daha uzun kalabilse, dışarıya taşmasaydı. Ah, lezzetine doyulmayacaktı!..
|