aylin
Yeni Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 36
|
 |
« : Mart 29, 2010, 01:08:11 ÖS » |
|
Aksi halde yazamazdı ki!.. Ah, elbette buradaki merak, yazarın kişiselliğine duyulan meraktır ve inanın bu merak her okurda fazlasıyla barınır. Edebiyatı genel anlamıyla konuşurken ciddiyetle üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de 'okur' konusudur. Yazarlar ve yazım biçimleri vs. üzerinde gezinirken henüz bu önemli konuya değinemiyoruz,sıra gelmiyor. Ama bu nokta gerçekten ciddi anlamda bir sorunsal oluşturuyor, hala dedikodu üretmekten öte geçemiyoruz. Aynı soru Orhan Pamuk'a da yöneltilmiştir 'Masumiyet Müzesi' ile ilgili… Acaba yazar böyle bir aşkı yaşadı mı?.. Hay Allah! Hay Allah!..
Tanrı aşkına ey okur, yazar da bir insandır!.. Kim ne derse desin beş duyusuyla hareket eder. Gözüne değenler, kulağına gelenler,tutabildikleri, tutamadıkları, sıcak, soğuk, acı, ekşi… Beş duyu bir algı yaratır, iç mekanizmalarda gezinir, devinir, öğütülür, sindirime geçer, beynin kapalı devresindeki süzgeçten akarak düşlenir, anlam kazanır. Yeniden başka bir teknik işlemle bir kez daha öğütülür; kurgulanır ve yazı yoluyla düşünce olur, hayata geçer. Basit bir açıklama daha yapayım,yazı türleri çeşitlidir; kimi anı olarak, kimi deneme olarak, kimi hikaye, kimi roman olarak kalemden dökülür. Her bir türün kendi içerisinde türünü tür yapan belirlemeleri olduğu için de; yazarda olup bitenler kaleminden çıkış yoluna göre akar. Su arkları gibi… Yani, böylesi bir soru okur açısından oldukça yetersizdir. Diyelim yazar bire bir yaşadığını yazdı, ne değişecek?.. Mesele şudur,metin okuru nasıl bir hakikate sürükledi? Üzerinde düşündürtebildi mi?.. Okur, okuduklarından yola çıkarak kendi düşlerine geçiş yapabildi mi? Dünya üzerinde nefes alıp veren her canlının bir iç dinamosu bir de o iç dinamoyu etkileyen dış dinamoları vardır. Bu meselenin özü ise neden okuduğumuz,okuduğumuzdan ne anladığımızdır?.. Ve hayat elbette! Yazmak dokunmaktır. Peki, okur da dokunabilen midir yazılanlara?.. Edebiyat budur.
Kafa karıştırıcı ikinci soru da şudur: Dil edebiyatın önünde hayati bir engel mi? Bu soru beynimden önleyemediğim fikir kırıntılarının aynı anda hızla akmasına neden oluyor.Üzerinde bir hayli düşündüm, hala düşünüyorum. Ve bu günlük vardığım yeri de sizlerle paylaşmak istedim. Biliyor musunuz, zihnimde bir ayırım belirdi: Dil ve Lisan… Dilimize pelesenk oldu bu 'dil' sözcüğü ama, bu arada 'lisan' sözcüğünü de tümüyle unuttuk galiba. Lisan ve dili edebiyat açısından inceleyecek olursak, bu ayırımın kendisini belli edecek bir olgunluğa erişeceğine inanıyorum açıkçası. Edebiyat en yalın ifadeyle olaylar, kahramanlar, metinler aracılığıyla gelişen bir ileti biçimidir. Dünya var olduğundan bu yana tarih akışında insan varlığı da komün hayatı içerisinde birbirleriyle iletişim sağlayabilmek için sözlere dökülen, kelimelerle hayat bulan bir araç geliştirmiştir,ki buna biz lisan diyoruz. Afrika kıtasındakiler farklı biçimde, Amerika kıtasındakiler farklı biçimde, Asya'dakiler farklı biçimdeki bir aktarımla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bir toplum içerisinde birbirlerinden ayrışan toplulukların bile kendilerine özgü farklı bir lisanları vardır. Dilbilimciler bu konuyu yeterince inceliyor, kuramlara dönüştürüyor, ayıklıyor. Dil bilimi farklı bir uzmanlık alanı (ben bir uzman değilim tabii)fakat iş edebiyata gelip de dil konusu önem kazanınca düşünmeye başlıyorum. Edebiyat evrenseldir, öyledir, değil mi?.. Ve bir dili vardır. Ortak bir dili vardır üstelik. Biz buna edebi dil diyoruz.Bir lisanın edebiyata geçiş yaptığında kazandığı yeni görünüm yani. Evrensel bir dil. Hava soğuk tümcesi bir belirlemedir. Bu her lisanda birbirinden değişik seslerle anlatılabilir. Oysa edebi dilde hava soğuk belirlemesinin içeriği önemlidir, hangi lisanda yazılırsa yazılsın. Biz ancak tümcenin önünde ya da gerisinde biriken tümceler aracılığıyla metnin hava soğuk belirlemesiyle ne anlattığını öğrenebiliriz. Günlük lisan kullanımında tümcelerin her biri her lisanda farklı ses yayar demiştik, edebiyatta da hangi lisanla yazılmış olursa olsun okura tek parça halinde ulaşmak zorunluluğu vardır. Edebi bir eserin lisan önemi, yazarın kendi yazı lisanını edebiyata geçirme yetisine bağlıdır ve dil bu açıdan edebiyat için önemlidir. Çünkü içine doğduğu lisan yazarın mayasıdır, kültürüdür, çeşitliliğidir, farkıdır. Jan Dost'un bir romanını okumuştum. Onun hakkında söylediklerim de bu ayrımın altını çizebilmek içindi aslında. Yazar bir Kürt (Japon da olabilirdi) ve Kürtçeyi, yani kendi lisanını kullanarak romanını yazmış olmasına ve ben de bambaşka bir lisanın yani Türkçe'nin yardımıyla romanı okumama rağmen, romanı Türkçe değil, Kürtçe'den algıladım, anlamladım , yorumladım ve sindirdim. Ne olmuş oldu, edebiyatın evrenselliğine varmış olduk; hem yazar hem de okur birlikte. Bu nedenle Dostoyevski'ye ulaşabildik, bu nedenle Aytmatov'u görebildik, bu nedenle Proust'la ilgilendik, Çehov bizde bu yolla var oldu,Yukio Mişima'yı bu yüzden sevdik. Evet, dil önemli edebiyat açısından ama lisanla karıştırmayalım da diyorum hemen arkasından. Lisan etnik kökenlidir, dil evrensel olandır.
Neden çeviri konusunda hassas olduğumu anlatabilmenin bir yoludur bu açıklamalarım. Neden 'illa da dil' diyenlere edebiyatın tek dili olduğu konusundaki hassasiyetimi aktarabilmenin bir fırsatı sadece.Edebi dil tektir. Kürtçesi, Türkçesi, İngilizcesi, Almanca, Fransızca,Çincesiyle tektir… Edebiyat başka nedir?..
Kristal tozlar uçuşuyor bu aralar yeryüzünde, bana kalırsa en sakin zamanındayız şimdi mevsimin. Daha durun bakalım... arkası yağmur, fırtına, poyraz… Belki güneş kim bilebilir.
|