Dıraga
Yeni Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 42
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 18, 2009, 06:08:15 ÖS » |
|
Modernist Akım İçerisinde Kur'an Tefsirleri- Devamı
Bugünkü modern müfessirlerin şahsiyetleri objektif bir biçimde müşâhede edildiğinde, elde edilen gözlemler şöyle sıralanabilir:
1.Bu zevât genellikle ittikā sâhibidirler. Kitaplarında ve TV'deki sohbetlerinde, yoruma girmedikleri zaman, İslâm ve i'tikād hakkında isâbetli beyânları vardır. Pekçok kişiye de ilhâm kaynağı olabilmekte ve dini sevdirebilmektedirler. Bu bakımdan sa'yleri dâimâ meşkûr olacaktır. Ancak:
2.Bu Modernist Akım çerçevesi içinde Kur'ân'ın sistematik ya da bölüm bölüm tefsirine soyunanların hiç birisi pozitif bilimlerde yed-i tûlâ sâhibi (yâni hakkıyla uzmanlaşmış) değildir. Bunlar arasında:
1.hem pozitif bilimleri,2.hem bunların metodolojilerini,3.hem bütün bunların zaaflarını ve sınırlarını,4.hem bugünkü bilimsel sonuçların epistemolojik değerlerini,5.hem bilim felsefesini, ve6.hem de bilim ahlâkını: A) bilen, B) bu alanlarda tefekkür edip de eser verebileceğini kanıtlamış bir tek kişi bile bulunmamaktadır.
Tefsir metodundan da haberleri olmayan bu kimselerin kulaktan dolma yarımyamalak bilgilerle "Kurân'ı çağdaş bir biçimde bilimsel olarak yorumluyoruz" terânesiyle tefsire kalkışmalarındaki kör cesâret de, temel bilimlerdeki cehâletlerinin kendilerinin üzerine yıktığı manevî sorumluluğu idrâk etmekden âciz olmaları da insanı şaşırtmaktadır.
3. Bu sözde müfessirlerin hepsinde (kendilerine hem mânevî ve hem de pozitif bilimlerde otorite olarak göstermeğe yönelik) bir dâvâ, bir benlik ve bu benliğin eseri olarak da bir kibir ve bir azamet gözlenmektedir. Kimisi, kitaplarında kendilerine "ilim verilmiş" olduğunu vurgulamakta; kimisi, TV konuşmalarında buram buram kibir kokan sahte bir tevâzu sergilemekte; kimisi, düpedüz "küçük dağları ben yarattım" havalarına bürünmekte; kimisi ise Kur'ân'ın klâsik sünnî tefsir metoduna riâyet eden eski müfessirlerin tefsirlerinde "Muhakkak ki (doğrusunu) bilen Allāh'dır" mealindeki "Vallāhu a'lem" ibâresini sık sık ve tevâzu ile kullanmalarının aksine, bu ibâreye hiç iltifât etmemekte ve tefsir(!) ve te'villerinde(!) hep kesin ve nihaî hakîkatları onlar bulup da çıkartmış havasına bürünüp hitâb tarzı olarak çoğu zaman birinci şahıs tekili seçmektedir. Bu sözde müfessirlerin her hâli bunların ehl-i dâvâ olduklarının delîlidir.
4.Bu sözde-müfessirlerin bir bölümü ise Kur'ân'ın: 1) çağdaş bilimin bütün sonuçlarını ihtivâ ettiğini, 2) 14 yüzyıl önce bunları haber vermiş olmasının da bir mûcize olduğunu, ve Kur'ân'daki 3) bu bilimsel gerçekleri keşfedip ortaya çıkarmakla da Kur'ân'ın münkirlere karşı savunmasını yaptıklarını iddia etmektedirler. Bu sözde-müfessirlerin bu fuzûlî gayretlerinde apaçık dört hatâ gözlenmektedir:
1. Kur'ân insanlara hidâyet ve rahmet olarak nâzil olmuştur (XVI/64). Sâhibi ve koruyucusu da yalnızca Allāh (c.c.)'dur. İnsanların O'nu sığınak seçecek yerde, kendilerini O'na sığınak ve koruyucu olarak vaz etmeğe cüret etmeleri en azından saygı ve temyiz eksikliğidir.
2. Kur'ân'ı "münkirlere karşı bu tarzda savunmağa kalkışmak" isâbetsiz, verimsiz ve yanlış bir stratejidir. Zîrâ birisi kalkıp da bu sözde-müfessirlere: "Mâdem ki Kur'ân'da bugünkü bilimin bütün sonuçlarının beyân edilmiş olduğunu ve bunları da sizin keşfedip ortaya çıkardığınızı söylüyorsunuz o hâlde glüonların, kromodinamiğin, süper sicimlerin, 11 boyutlu uzayların, gizli kuvantik değişkenlerin, Fermi-Dirac istatistiğinin, yıldızımsı nesnelerin, temel tâneciklerin sınıflandırılmasının, kuarkların sayısının Kur'ân'daki yerlerini ve bunlarla ilgili âyetleri gösterir misiniz?" diye sorsa bunların bu soruya verebilecekleri iknâ ve tatmîn edici hiç bir cevapları yoktur.
Ayrıca, Kur'ân bu sözde-müfessirlerin kendisini savunmalarından da, kendisine zımnen vasîlik taslamalarından da, insanlara hidâyet ve rahmet iken bir fizik ya da astronomi kitabı imiş gibi telâkki edilmesindeki nâkıs tutumlarından da münezzehtir.
3. Bu sözde-müfessirler şimdiye kadar takiyonlar, parite, karadelikler, holografi, lazer, ışınlama(!) gibi kavramları Kur'ân'daki bâzı müteşâbih âyetlerden istihraç husûsunda kendi hayâl ve vehimlerini aşabilen akla yatkın ve objektif bir metod ortaya koyamadıkları için hiç bir bilim adamını iknâ ve tatmîn edememişlerdir.
4. Ayrıca tefsir(!) ve te'villerinde(!) de âhiret âlemi, melekler, cinler, mîzan, sırat köprüsü ve benzerleri gibi pekçok mânevî olay ve varlığı fizikî ve dolayısıyla da maddî nesnelere indirgemeğe kalkışmakla koyu bir materyalizm sergilemekte olduklarının bile idrâkine sâhib değildirler.
Geçenlerde bir TV kanalında Ahmet Hulûsî müstear adını kullanan bir zât: 1) cinlerin "mikrodalga"lardan oluştuğunu(!), ve 2) Kur'ân'ı da kuvantum teorisiyle anlayıp(!) yorumladığını(!) söyledi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Saim Yeprem de bu konuşmaya telefon aracılığıyla yaptığı müdâhalede bu zâtı göklere çıkardı; eserlerini devamlı tetkik edip üzerinde öğrencilerine araştırmalar yaptırdığını ifâde etti. (Ve min el-garâib!) Aslında, itiraf etmem gerekir ki, cinlerin mikrodalgalardan oluşmaları bendenizi hiç mi hiç ilgilendirmemekte; zîrâ evimde mikrodalga fırını yok. Ama, Allāh mutfaklarında mikrodalga fırını bulunan ev hanımlarına sabır ihsân etsin! Bu hanımlar ya mutfaklarında cinlerin fink atmasına eyvallāh diyecekler, ya da bunlardan kurtulmak için okuyup üfleyeceklerdir; fakat bu sefer de, cinler kaçıp gitmiş olacakları için, mikrodalga fırınları artık çalışmaz mı dersiniz?!
Ancak bendeniz, hasbelkader, Teorik Fizik profesörü olmam dolayısıyla yıllardır Kuvantum Teorisi ile uğraşırım. Bu bakımdan da Ahmet Hulûsî beyin "Kur'ân'ı Kuvantum Teorisi aracılığıyla anlayıp yorumladığı" şeklindeki şahsî dâvâsının epistemolojik içeriği bendenizi çok yakından ilgilendirmektedir. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Kürsüsü'nde defalarca bu dersi okuttum. Ders kitaplarıma dercettim6. Mâiyetimdeki biri doçente, nezâretim altında, bir Kuvantum Mekaniği Çözümlü Problem Kitabı hazırlattım7. Kuvantum Teorisi'nin epistemolojisi hakkında doktora tezini idâre ettim8. 1978'de, doktorantım olan Prof. Dr. Yalçın Koç "Kuvantum Teorisinin Epistemolojisi" konusunda bugün, bendenizi fersah fersah aşmış olan bir hayrülhalef ve de uluslararası bir şöhret oldu. En son olarak da muhterem meslekdaşlarımdan rahmetli Prof. Dr. Çetin Cansoy te'lif ve neşr etmiş olduğu Kuvantum Mekaniği isimli kitabının 366 sayfa tutan birinci cildini bendenize ithaf etti9.
Kısacası incelemesiyle, ders takrîriyle, ders kitabı yazmakla, doktora yaptırmakla ve başkalarına bu konuda ilhâm kaynağı olmakla ömrümün yaklaşık 40 yılı geçti. Ve ben hâlâ, temsil ettiği fiziksel realite açısından10 gerçek bilim adamları arasında: 1) künhü tam anlamıyla fehmedilememiş, 2) matematiksel zorlukları tümüyle aşılamamış, 3) arz ettiği kavramsal çelişkileri çözümlenememiş ve çözülememiş, 4) gravitasyon ile olan ilişisi hâlâ bir muamma olan, 5) yorumu hakkında teessüs etmiş olan Paris ve Kopenhag Ekollerinin biribirlerine zıtlığı da henüz tevhîd edilememiş bulunan bu teoriyi ihâta edememenin sıkıntısını yaşıyorum.
Ve tabiî, peygamberâne bir ilhâma mâlik olmadığım için de, kuvantik flüktüasyonların kavramsal dayanağı olan çok-bağımlı topolojik uzaylar ile kuvantik probabilitelerin kavramsal dayanağı olan sonsuz boyutlu amorf Hilbert uzayları arasındaki ilişkinin fiziksel âleme projeksiyonunu da, tıpkı diğer teorik fizikçiler gibi, maalesef çözebilmiş değilim.
Kuvantum Teorisi konusunun bütün Dünyâ'da parmakla gösterilecek bir otoritesi değilim, ama herhalde câhili de pek sayılmam; ne de olsa 40 yıllık bir Teorik Fizik Kültürü'ne dayanan bir fehâmet, idrâk, temyiz ve de bilgi sâhibiyim. Ancak, bunca yıllık çabama rağmen konunun bizâtihi arz etmekte olduğu güçlükler dolayısıyla, tıpkı diğer teorik fizikçiler gibi, Kuvantum Teorisi'nin her yönüne hâkim değilim. Bundan dolayı, bendeniz gibi bir fânînin bu fevkalâde kısıtlı bilgisiyle, çizmeyi aşarak, Kuvantum Teorisi aracılığıyla Kur'ân'ı yorumlamaya kalkışmasının mutlak olarak imkânsız olduğu bedihîdir. İş böyle olunca, Kur'ân'ın Kuvantum Teorisi'ne dayanarak yapılan bir yorumunun(!) bu teorinin açıklamağa çalıştığım ve henüz kimsenin çözememiş olduğu zorlukları bakımından, Kuvantum Teorisi'nde biraz mürekkep yalamış biz fânîler tarafından anlaşılması da maalesef imkân dışı görünmektedir. Bu durumda Ahmet Hulûsî beyin tenezzülen önce biz fânilere Kuvantum Teorisi'nin bu müşkillerini hâl ve tedrîs etmesi daha kolay, daha verimli, daha isâbetli ve daha feyizli olmaz mıydı acabâ? Bu iş için de en elverişli yer üniversitelerimizin Fizik Bölümleri'dir. Böylece hem öğrenciler Kuvantum Teorisi alanındaki yüksek fikir ve buluşlarından istifâde etmiş olurdu, ve hem de kendisinin bu müşkilleri halletmesi belki de ülkemize bir Nobel Fizik Ödülü kazandırırdı.
Kâinat'taki bütün olayların eninde sonunda maddî, fizikî olaylara ircâ edilerek açıklanabileceğini ve bunun da mutlakā matematiksel bir model gerektirdiğini temel dogma olarak kabûl eden ideolojiye Bilimcilik (Fransızcası: Scientisme) denir. Aslında bir îmân umdesi olarak değil de ilimde "yol-gösterici" bir ilke olarak kabûl edilmesi gereken bu husûs, körükörüne bir ideoloji kalıbına sokulduğunda, Materyalizm'in (eski adıyla dehrîliğin) gelişmiş fakat aynı zamanda da çok sinsi bir türünü oluşturur.
Fizik'de Kuvantum Teorisi'ni Kopenhag Ekolü'nün geliştirmiş olduğu felsefe uyarınca yorumlayanların W. Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nden hareketle irâde-i cüz'iyyeyi açıklama teşebbüsleri de, Ahmet Hulûsi'nin yukarıda sözü edilenler ile benzeri yorumları da, Prof. Dr. Hans von Ajberg müstear adının ardına saklanan ama profesör filân olmayan bir zâtın bu kabil yorumları da hep bu Bilimcilik Dini'nin öksesine yakalanmış olan Modernist Akım marazının semptomatik görüntüleridir.
Bir de, son zamanlarda, bâzı kimseler Big Bang (yâni Büyük Patlama) Teorisinin Kâinat'ın yaratılışını açıklayan bir teori olduğu iddiasıyla bunun "Kur'ân'ı te'yid ettiğini" söylemektedirler. Bu, bilinçsizce ifâde edilmiş bir iddiadır. Çünkü, bilindiği gibi, te'yid dâimâ bir üst makām tarafından olur. Bu bakımdan, Kur'ân herhangi bir şey tarafından, hele hele böyle bir spekülatif senaryo tarafından te'yid edilemez. O, bu kabil bir te'yidden münezzehtir.
Big Bang ya da Büyük Patlama Teorisi denilen senaryoda11 : 1) zamanın başlangıcında bütün Kâinat'ın kütlesinin avuç içi kadar küçük bir hacımda olduğu, 2) t=0 ânında bunun tıpkı bir radyoaktif atomun parçalanması gibi bölünerek ufacık tâneciklere ayrıştığı, 3) bu tâneciklerin biribirlerinden uzaklaşarak, hacmi gitgide artan ve bugün yarıçapı 15 milyar ışıkyılına ulaşmış olan bir Kâinat oluşturdukları, ve 4) bugünkü Kâinat'ın büyümesinin de bu ilk patlamanın eseri olduğu iddia edilmektedir.
Bu teori (!) şu sorulara bilimsel bir cevap bulamamaktadır:
1.Kâinat'ın bu muazzam kütlesi hangi fiziksel ilkelere uygun olarak avuç içi kadar bir yerde bulunuyordu?2.Başlangıçtaki bu kütlenin dışında ne vardı?3.Bu kütle niçin patladı?Kütlenin patlamasıyla ortaya çıkan tânecikler patlama öncesinde hangi fiziksel ilkeler uyarınca oluşmuşlardı?
Aslında "Büyük Patlama Senaryosu" bugün bilim âleminde moda olduğu içindir ki medyada sözü edilebiliyor. Yoksa bu senaryonun teorik sonuçlarının aynısını öngören başka senaryolar da var ama bilim âleminin kendisine özgü bâzı kuralları ve sosyolojik yapısı sebebiyle onlardan sıkça söz edilmez. Meselâ Hoyle-Narlikar-Arp üçlüsünün tasarladıkları senaryo12 da aynı sonuçlara ulaşmakla beraber onun başlangıcında böyle bir sürü soruyu da peşinden sürükleyen bir Büyük Patlama bulunmamaktadır. Bu üç bilim adamı Kâinat'ın t=0 ânından-beri bugünkü görünüme sâhib olduğunu senaryolarının dayandığı ilke olarak seçmişlerdir.
Pozitif bilimlerin Kâinat'ın kökeni hakkındaki spekülâsyonlarını bâzı kimselerin fizikî realitenin gerçekten de nihaî hâli olarak vehmetmeleri ve bunu kendi sübjektif yorumlarına malzeme yapmaları yalnızca hazin bir bilgi ve temyiz fıkarâlığı sergilemektedir, o kadar! Diyânet İşleri Başkanlığı'nın "İlmî Tefsir Projesi" Diyânet İşleri Başkanlığı 1993 Mayıs ayında "İlmî Tefsir Projesi" ile ilgili olarak bir yazılı açıklama yayınlamıştı13. Bu açıklamanın bâzı pasajları şöyledir:
1." Söz konusu tefsir ilmî bir tefsir olacaktır".2."... Kur'ân'ın âyetleri, ilmî gelişmelerle açıklık kazanmakta, âyetlerin hikmetleri ve Kur'ân'ın mûcizevi yönü daha iyi anlaşılmaktadır. Başka bir ifâde ile Kur'ân, ilimle içice ve sürekli olarak karşılıklı alışverişte bulunmaktadır. Bu nedenle (söz konusu) tefsir "ilmî" özelliğini taşımaktadır".3."Kur'ân'ın ilmî olarak tefsiri gibi ciddî bir konuda, sâhasının uzmanı çok sayıdaki ilim adamını çalışmaya ortak etmekten, yâni kolektif çalışmaya yönelmekten başka çâre bulunmamaktadır. Ülkemizde yeterli ilim adamı potansiyeli bulunmaktadır. Bu nedenle ... ilmî çalışmasında ihtisas komisyonları kurulacak ve başta tefsirciler olmak üzere, hadîsciler, fıkıhçılar, kelâmcılar, felsefeciler, tarihçiler, filologlar, edebiyatçılar, sosyologlar, psikologlar, tabipler, astronomlar ve benzeri branşlarda uzmanlar yer alacaktır".
Her şeyden önce "Kur'ân ilimle ... sürekli olarak karşılıklı alışverişte bulunmaktadır" ibâresinin gerçeği yansıtmayan fevkalâde talihsiz bir ifâde olduğuna dikkati çekmek istiyorum. Şüphesiz ki Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf, Hadîs ve kısmen de İslâm Felsefesi gibi ilimlerin Kur'ân'dan esinlendikleri, O'na dayandıkları, O'ndan yaptıkları alıntılarla zenginleşip geliştikleri bir vâkıadır. Ama sözü edilen bu ilimlerin de, pozitif ilimlerin de Kur'ân'a bir şey vermeleri ya da Kur'ân'ın bunlardan bir şeyler alması, yâni Kur'ân ile ilimler arasında herhangi bir alış-verişin mevcûd olması külliyen muhâldir. Kur'ân sâdece verir; almaktan kesinlikle münezzehtir ve ebediyete kadar da böyle bir alışverişe muhtaç olmadan Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Peygamber'e indirdiği gibi kalacaktır.
Bu tefsirin hazırlanmasında uygulanacak olan metod olarak da, tefsirin, kurulacak pekçok ihtisas komisyonu tarafından yapılması gösterilmektedir. Ancak her bir ihtisas komisyonunun çalışmasının esasları nasıl olacaktır? Tefsire girecek metnin kararını her bir komisyon nasıl verecektir? Üyeler arasında anlaşmazlık olursa bu nasıl çözümlenecektir? Her bir ihtisas komisyonunun metni nasıl telif, terkib ve tevhid edilecektir? Tefsirin isâbetliliğini kim garanti edecektir? Üyelerin belirli meseleler hakkındaki ihtilâflarının çözümünde Kilise'nin Konsilleri'ndeki gibi demokratik bir oylamaya mı gidilecektir? Bu takdirde de söz konusu tefsire İlmî Tefsir yerine Demokratik Tefsir denilmesi daha isâbetli olmaz mı?
Meselâ Belkıs'ın tahtının Hazret-i Süleyman'ın nezdine taşınması hâdisesini ihtisas komisyonlarındaki bir zât çağdaş(!) bir biçimde, yâni modernist akımın gereğine uyarak her şeyi, ve tabiî Kur'ân'ı da akla uydurmayı vaz geçilmez ilke kabûl ederek, açıklamağa kalkar da bunun ışınlanma(!) veyâ holografi(!) yâhut da takiyonlar(!) aracılığıyla vuku bulmuş olduğunu iddia ederse ya da üç ayrı zât bu üç isâbetsiz iddiayı ortaya atarsa bunlardan hangibirinin isâbetli olduğuna ve tefsire alınıp alınmamasına hangi otorite, hangi makām karar verecektir?
Filvâki, sonunda, nihaî karar merciinin Diyânet İşleri yüksek Kurulu olduğu ilân edilmiştir ama eğer bu kurul 600 bilim adamının katkısıyla hazırlanacağı söylenen bütün bu ilmî tefsirin isâbetliliğini temyiz edecek kadar çağdaş bilimlerde de yed-i tûlâ sâhibi idi ise o zaman neden oturup da bu tefsiri kendisi yapmaz? Bu da anlaşılır iş değildir.
Bir de, tabiî, müteşâbih âyetler meselesi vardır. Bu husûsda ne yapılacaktır? Tefsir, iddiaya göre, ilmî olacağına göre gene bu âyetlerden hareketle bir takım yakıştırmalarla çağdaş ilmin sonuçları buradan istihraç edilmeğe mi çalışılacak? Bu takdirde bu gene Kur'ân'ı bir ilim kitabı derekesine düşürmek olmayacak mıdır? Bu, kezâ, müteşâbih âyetler hakkında Cenâb-ı Hak'kın (III/7) âyetinde getirmiş olduğu kayıda ve îkāza da aykırı hareket etmek ve edeb dışına çıkmak olmayacak mıdır?
Bütün bu sebeblerden ötürü, hâlâ, Diyânet İşleri Başkanlığının bu teşebbüsünün yukarıda nâkıs yanlarını vurgulamağa çalıştığım Modernizm çerçevesinde kalacak demokratik ve vehmî bir tefsir olacağı endîşesini taşıyorum.
Bu projeyi savunanlardan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Atay, gazetelerde çıkan bir beyânâtında14:
"Özellikle Cumhuriyetten sonra Kur'ân'a ve İslâmiyete yönelik saldırılar karşısında Kur'ân'ın da çağdaş anlamda gözden geçirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bunu iki şekilde değerlendirebiliriz: Teknik, modern ilimlere karşı Kur'ân-ı Kerîm'i müdafaa etmek. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in mevcûd tefsirleri kendi asrına göre hazırlandığı için günümüz şartlarına cevap vermemektedir. Hattâ yanlış olanları da vardır. Şu anda müslüman toplumda bir çok yanlış bilgi mevcûd. Şu anda yapılması gereken mevcûd eski fikirlerin yanlış olduğunu belirtmek ve bunun yerine yeni, doğru fikirler koymaktır. Böylece Kur'ân-ı Kerîm modern ilimlere karşı korunmuş olur."
Bu pasajın yazılı bir beyanâtın parçası olmamış olmasını ve zaptedilirken de sayın profesörün ifâde etmek istediklerinin aynen yansıtılamamış olmasını ümid ve temenni ederim. Zirâ bu hâliyle bu pasaj maalesef vahim ve çarpık bir kanaati: "Hıristiyanlık'da dinin ve ilmin biribirlerinden bağımsız ve ilgisiz iki ayrı alan olduğu" husûsunda Kilise'nin asırlar boyu işlemiş olduğu ve Cumhuriyetten sonra da entellerimiz tarafından, hiç bir kritikten geçirilmeksizin, gerçeğin ta kendisi bir kaziyye olarak kabûl edilen bir düşence-kalıbını (paradigma'yı) yansıtmaktadır.
Kur'ân'ın tekniğe ve modern ilimlere karşı müdafaa edilmesi de, korunması da külliyen mesnetsiz ve muhâldir. Zîrâ bir nesne, ancak ve ancak, kendi ahvâlinde istenilmeyen bir değişiklik yapabilecek bir şeyin etkisine karşı savunulur ve korunur. Oysa tekniğin de modern ilimlerin de Kelâmullāh olan Kur'ân'da bir değişiklik yapması, Zât'ına İlim sıfatını lâyık görmüş ve bu sebeble de ilmin menşei olan Allāh (c.c.)'nun sünnetine aykırıdır, muhâldir. İlimle Kur'ân arasında bu yüzden bir çelişki yoktur; olamaz da! Buna karşılık bilimsel görünüşlü, gerçekliği kanıtlanmamış ve kanıtlanması da mümkün olmayan (meselâ insanın maymundan türemiş olduğuna dair Darwin'in spekülâsyonu gibi) bâzı spekülâsyonlar, mâhiyetleri iktizâsı, Kur'ân'ın âyetleriyle bağdaşamayabilirler. Spekülâsyon ile ilim kesin bir biçimde temyiz ve tefrik edilmezlerse kavram kargaşasına ve çarpık kanaate düşmek işten bile değildir.
Sonuç Sonradan Modernizm adı verilen akım geçen yüzyılda İngiliz müstemlekesi olan müslüman ülkelerde ezilmişliğe bir reaksiyon olarak müslüman aydınlar tarafından tohumu atılan bir ihyâ hareketi olarak başlamıştı. Bu aydınlar, İslâm ülkelerinin Batı emperyalizmine karşı takındıkları miskin ve sünepe tavırdan yakınmakta, ve bu tavrın İslâm'ın değil de Asr-ı Saadet'den sonra uydurulmuş bir sürü bâtıl i'tikād ve bid'atin uzun vâdeli eseri olduğunun idrâkiyle, dini eski sâfiyetine rücu ettirmeyi hedef almaktaydılar.
Ancak hareket çabucak çığrından çıktı. Batı düşüncesinin hiç bir elekten geçirilmeden kabûlü ise, insanları, aklın Kur'ân'ı ve Sünnet'i dahî sorgulayabilecek nitelikte olduğu vehmine sevketti. Bunun üzerine hareket bir ihyâ hareketi olarak başlamış iken bu sefer Sünnet'i çoğunlukla reddeden, ibâdeti namaz vakitlerini dahî azaltacak kadar basitleştirmek isteyen, Kur'ân'ı da sözde çağdaş bilimin gereklerine göre tefsir etmeyi amaçlayan (açıkça telâffuz edilmese bile gerçekte) bir "dinde reform hareketi"ne dönüştü. Pekçok kimse de, ne yazık ki, bu hareketin anarşist câzibesine kapıldı.
Bu hareket çerçevesinde mütâlâa edilmesi gereken önemli bir husûs da: Kur'ân'ı bir fizik ya da astronomi kitabı derekesine indiren; bütün mânevî olaylara ve nesnelere maddî ve fiziksel nesneler gözüyle bakıp bu çerçevede yorumlayan; Kur'ân'ı "kuvantum fiziğine göre yorumladığını(!)", cinlerin "mikrodalgalardan oluştuğunu", "tayy-ı zaman ve tayy-ı mekânın takiyonlarla vuku bulduğunu" iddia eden; ve daha nice bu kabil zırvayı ve münâsebetsizliği fütursuzca lânse edebilen ya da medya aracılığıyla ettirtebilen dâva sâhibi, medyatik, karizmatik ve de sosyetik sözde-müfessirlerin Türkiye'nin, medyanın belirli bir kesimiyle gübrelenen mümbit toprağında pıtırak gibi bitmiş olması keyfiyetidir.
Diyânet İşleri Başkanlığı da "İlmî Tefsir Projesi" ile modernist akıma resmî bir katkıda bulunma zemini hazırlamaktadır. Bu, açıklandığı kadarıyla, isâbetsiz bir metodolojiye dayanan ve ilmî olmaktan çok parmak hesabına dayanan ve ancak Kilise'nin Konsilleri'nde görülen demokratik bir tefsir projesi olmak yolundadır15.
Aklı Kur'ân'ın hâdimi kılacak yerde, Kur'ân'ı akla uydurmağa ve bunları pozitif bilimlerin himâyesine tevdî etmeğe yönelik gayretlerin isâbetle teşhis, tesbit ve ilânı pekçok müslümanı dalâlete düşmekten koruyacaktır. Bu teşhis ve tesbitler dahî, hiç kuşkusuz, cehâlete karşı bir cihâddır.
* * *
--------------------------------------------------------------------------------
[1]"Bilgi ve Hikmet" dergisinin 11. sayısında 1995'de yayınlanmıştır. [2]Süyûtî, Câmi al Sagıyr, 2. cild, s.45; Bulak/Mısır baskısı, Hicrî 1286.
[3]Meselâ Bk.: J. Jomier, Le Commentaire Coranique du Manâr, Tendances Modernes de L'exegèse Coranique En Egypte; Maisonneuve, Paris 1954. [4]Bk. Ahmed Yüksel Özemre, "Fiziksel Realite" Meselesine Giriş, Açılımkitap, İstanbul 2005. [5]Bk. Ahmed Yüksel Özemre, "Said Nursî ve Esîr Kavramı", Euro Agenda-Avrupa Günlüğü, Sayı: 5, s.309-313, Berlin-Wien-İstanbul, 2004. [6]A.Y.Özemre, Çağdaş Fiziğe Giriş Ders Kitabı, 3. baskı, s.41-198, İst. Univ. Fen Fak. Yay., 1978. [7]Emine M.Rıza, Teorik-Fizik Dersleri Cild 3A I - Kuvantum Mekaniği Çözümlü Problem Kitabı, İst. Univ. Fen Fak. Yay., 1982. [8]Yalçın Koç, Doğa'nın Kuvantum Mekaniksel Betimlemesi ve Ölçme Sorunu, İst. Univ. Fen Fak. Yay., 1983. [9]Çetin Cansoy, Teorik Fizik Dersleri Cild: 3A/Kuvantum Mekaniği (Birinci Kitap), İst. Univ. Fen Fak. Yay., 1995. [10]Bk. Ahmed Yüksel Özemre, "Fiziksel Realite" Meselesine Giriş, Açılımkitap, İstanbul 2005. [11]A.Y. Özemre, Teorik Fizik Dersleri Cild:8 - Kozmolojiye Giriş, İst. Univ. Fen Fak. Yay., 1981. [12]Bk. 1) Jayant Narlikar and Halton Arp, Astrophysical Journal, Vol. 405, p.51-56, 1993. 2) F. Hoyle, G.Burbridge and J.Narlikar, Astrophysical Journal, Vol. 410, p. 437-457, 1993. 3) Ciel et Espace/Big Bang: Les Astronomes Qui N'y Croient Pas", Octobre 1993. [13]Yeni Hafta gazetesi, 17-23 Mayıs 1993 tarihli 42. sayısı. [14]Yeni Hafta gazetesi, 17-23 Mayıs 1993 tarihli 42. sayıs
|