|
havina
|
 |
« Yanıtla #1 : Kasım 13, 2011, 01:20:37 ÖÖ » |
|
Nazan Bekiroğlu- Ruh Adam Romanı Üzerine Bir Tahlil Denemesi 2
OLAĞANÜSTÜ ÖĞESİ:
Ruh Adam romanında vak’a bahsi içinde ele alınmasını uygun bulduğumuz çok önemli bir öğe de kuşkusuz olağanüstü öğesi ya da bir başka deyişle d ü ş s e l l i k’tir.[6] Destan ve masal türlerinin tabiî gelişimi neticesinde şekillendiği düşünülebilecek roman nevi genellikle “güzerân etmemişse bile güzerânı imkân dahilinde” olarak düşünülmüştür. Özellikle bizde Cumhuriyet dönemine kadar romancı realiteye aykırı hiçbir motif kullanmamaya özen gösterir. Batıda durum daha farklıdır. Rüzgârlı Bayır, Ulysses, Flecker’s Magic, Tristram Shandy ve Sihirli Flüt gibi romanlarda olduğu gibi, olağanüstü öğesine yer verilebilir.
Tanzimat ve geçiş yıllarının; eski edebiyat ve halk hikâyecilik geleneğinin etkisi altında olağanüstü rastlantılara itibar eden romancısı, Namık Kemal hamlesinden sonra uzun yıllar realiteye aykırı olandan şiddetle kaçacaktır.
Türk romanında temkinli bir yaklaşımla olağanüstü öğesinin kullanımını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur(1949) romanıyla başlatmak mümkündür.1 Romanın son sahnesinde ölmüş olmasına rağmen Suat, Mümtaz’la konuşur, ona şiddetli bir tokat vurur, Mümtaz düşer. “Kalktığı zaman yüzü gözü kan içinde”dir, “ilâç şişeleri avcunda kırılmıştı”r. Anlatıcı yazar bunun bir hallüsinasyon olmadığını göstermek için, Mümtaz’ın yaralı olduğunu Macide’ye de gösterir (s.356). Keza, hikâye roman türlerinin kesin bir sınırla ayrılamayacağını düşünürsek, Huzur‘dan daha evvel yayınlanan Abdullah Efendi’nin Rüyaları(1943) hikâyesinde de Tanpınar’ın söz konusu öğeyi kullandığını görürüz. Aynı dönemde bir başka yazar, Peyami Safa da Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) adlı romanıyla hem anlatım tekniği[7] ve hem de düşsellik öğesi bakımından Türk romanında alışılmışın dışına çıkar.
II.Cihan harbine tekaddüm eden yıllar, dünya ölçüsünde pek çok sosyal ve kültürel meselede olduğu gibi, romanın yapısında da bir parçalanmaya ve yeni arayışlara yol açar. Bergson’un (1859-1941) zaman felsefesi net yansımasını Marcel Proust’un (1871-1922) yarattığı âlemde bulur. Garip tesadüf her ikisi de 1882-1941 yılları arasında yaşayan Virginia Woolf ve James Joyce, bilinç akımının örneklerini verirler. Böylece II.Cihan harbi arefesinin yoğun günlerinden başlayarak eski romanın yapısı değişir, yeni roman çığırı açılır.
Bizde de gerek Tanpınar, gerek Peyami Safa, romanın yenileşmesi dönemecinde yer alan sanatçılardır. Bu yüzden klâsik Türk romanından modern Türk romanına geçiş noktasında yer alan her iki sanatçının olağanüstü öğesine kapı açmalarını bir tesadüf olarak değerlendirmemek gerekir. Öyleyse Türk romanına olağanüstü ya da diğer adıyla düşsellik öğesi, modernleşme sürecene paralel olarak girmiştir.
Ruh Adam, sözünü ettiğimiz bu öğe bakımından son derece zengin ve dikkate değer bir romandır. Roman realite sınırları içinde şekillenmeye başlar, giderek artan bir tempoda olaylara karışan olağanüstü öğesi nihayet romanın bütün dokusuna nüfuz eder ve neticelenmeye rengini verir. Düşsellik özelliği taşıyan ilk sahne Selim’in Çamlı Koru’da meçhul bir kadın sesinden şiir dinlemesi hadisesidir. Bundan sonra Yek ve Güntülü etrafında olağanüstü olaylar birbirini kovalar. Yek, farklı kişiliklerle Selim’in karşısına çıkabilir, arka arkaya iki defa aynı hal içinde görülebilir (s.74-75), yarım saat evvel kapısından geçtiği halde Selim’e Erzurum’dan telgraf çekebilir (s.120), kafasında tahta bir kanepe parçalandığı halde, hiçbir şey olmamışçasına ortadan kaybolabilir (s.103), olacakları önceden bilerek Selim’e kendisinden yirmibeş yaş küçük bir kızı seveceğini söyleyebilir (s.102).Romanın olağanüstü öğesini benliğinde en fazla taşıyan kahramanı ise her halde Şeref’tir. Gerçekten olağanüstü öğesine müsait bir edebî tür olan trajedilerden gelme bir ıklimle Şeref, olağanüstü öğesini çok rahat kabul eder ve yaşatır. Çok çarpıcı sahneler halinde Şeref’in fotoğrafının yüzündeki ifade değişebilir (s.155), Selim’e görünür, onunla konuşur, hattâ Güntülü’nün kapısından içeri girmesine mani olur(s.229), yarası kanar, Selim’le el sıkışır, Selim’in eli ve çıkarken tuttuğu kapı tokmağı kanlanır(s.206), büyük mahkemeye gitmek üzere geçtiği yollarda kalbinden damlayan kan izleri görülür(s.248), mahkemeden sonra mezar taşındaki “arkadaşım” yazısı silinir sadece “Şeref” adı kalır(s.267). Bütün bunlar sadece Selim’in gördüğü ve Selim’in bakış açısından anlatılan şeyler olsaydı, hiç şübhesiz okuyucunun anlatılanların gerçekliği hususunda inancı sarsılacak, bu sahneleri ya bir takım hallüsinasyonlar olarak değerlendirmeye karkışacak ya da kitabı bir yana bırakacaktı. Ancak anlatıcı yazar, bilerek isteyerek kurduğu düşsellik ağının zedelenmesine izin vermez ve bu sahneleri romanın gerçeklik duygusunu en kuvvetle yaşatan kahramanı olan Ayşe’ye de zaman zaman idrak ettirir. Meselâ, Ayşe Şeref’in fotoğrafının gözlerinin nemlenmiş olduğunu ,fotoğrafın altında “güzel bir yazıyla Selim’e yazılmış olan ithaf”ın yok olduğunu görür (s.233). Selim’in elinde ve kapı tokmağında, Şeref’in elinden geçmiş kan izlerini farkeder (s.205-207). Okuyucunun Ayşe’nin muhayyilesinden şübhe etmesine imkân yoktur. Zira o baştan sona kadar; Selim, Şeref, Yek, Güntülü, Leylâ gibi kahramanlar etrafında olağanüstülükler yaşatıldığı halde, daima realite sınırları içinde gösterilen bir kahramandır.
Romanda diğer yandan gerçek hallüsinasyon sahneleri de vardır. Meselâ Güntülü’nün Selim’in masasındaki Şeref’in fotoğrafına karşı çıkması sahnesi bir birsamdır. Anlatıcı yazar bunu diğerlerinden farklı göstermiştir. Romanda realite ile olağanüstülük biri artarken diğeri azalacak şekilde devam eder ve nihayet vak’a Selim’in gerçek dışı bir şekilde yok olmasıyla sona erer.
Olağanüstü “insan,tabiat ve alet” unsurlarının Nihal Atsız’ın tarihî romanlarında önemli yer tutttuğuna işaret eden Sadık K.Tural, (Bozkurtların Ölümü‘nde Kıraç Ata, yaz ortasında kar yağması, günlerce süren inanılmaz bir rüzgâr, ay’ın üç parçaya bölünmesi; Bozkurtlar Diriliyor‘da Ay Hanım’ın yürekleri okuması, Urungu’nun Türkler’in kutu yükseldiği zaman yazısı parlayan bıçağı; Deli Kurt‘ta ise olağanüstü bakışlarıyla Gökçen Kız tipi) söz konusu hadise ve tipleri “fantezya değil, romanın vak’a kuruluşu ve konunun işlenişi ile tamamen uygunluk taşıyan epik unsurlar” olarak değerlendirmektedir.[8]
Denebilir ki, anlatım tekniği bakımından klâsik Türk romanları arasında yer almasına rağmen Ruh Adam, olağanüstü öğesinin şuurlu ve tutarlı kullanımı ile modern Türk romanına örnek teşkil edebilir.
E-BAKIŞ AÇISI-ANLATICI PROBLEMİ:
Ruh Adam baştan sona kadar hakim bakış açılı bir anlatıcının III.T.Ş.”o” ağzından anlatımı ile tahkiye edilmiştir. Romandaki bu anlatıcı seyrek de olsa, zaman zaman varlığını hissetirmekten, araya görüşlerini sokmaktan çekinmez. Anlatıcının yazarla özdeşleştiği,onun zengin hayat tecrübelerinden faydalandığı da düşünülebilir. “Bir insanın kendisine kızması kadar yıpratıcı şey pek azdır” (s.154), “bir öğretmen için en büyük haz çalışkan, akıllı ve kavrayışlı bir talebenin sorulara cevap vermesidir” (s.52), veya “Selim Pusat da bütün insanlar gibi kendisini biraz yanlış ve eksik tanıyordu” (s.96) cümleleri yazarla özdeşleşen bu olgun ve hakim tavırlı anlatıcının belirdiği örneklerdendir. Anlatıcı yazarın zaman zaman Selim’le aynı görüşleri paylaştığı daha az olmakla beraber de Selim’den farklı düşündüğü görülür. Anlatıcı ile baş kahraman arasındaki görüş ayrılığı gerçi büyükbir meseleye dönüşmez ama zaman zaman hissedilir. Meselâ Selim din ve Allan’a karşı inancını, romanda fazla derinleştirilmeyen bir psikoloji ile kaybederken (s.39), anlatıcının samimi bir tarzda inanç sahibi olduğu görülür: “Fakat nasıl oldu bilinmez, galiba Allah’ın bir müdahalesiyle, yagıtay kararı kökünden bozdu” (s.47) örneğinde olduğu gibi.
Romanda özellikle şiir parçaları veya bütününün metne sokulmasıyla montaj, bunlardan bir kısmının ve bazı cümlelerin tekrarlanmasıyla da leitmotiv tekniklerinden faydalanılmıştır. Bu teknikler bakımından çok zengin bir roman olan Ruh Adamı’n vak’ası birinci ve otuzbirinci bölümlerde, yani simetrik olarak romanın başında ve sonunda yer alan bir parça etrafında şekillenir.Leitmotivleşen bu parça bir erkek ve kadın arasında geçen bir diyaloğu yansıtmaktadır: “Bir erkek ‘ıztırap çekiyorum, sen de beni seviyor musun’ diye ağlıyor, bir kadın da buna ’sus, sus, bende ıztırap çekiyorum’ diye cevap veriyor”.
Romanın trajik kahramanı Şeref’in intihar etmeden evvel yazdığı “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum” notu ısrarla romanın tam beş yerinde tekrarlanır. Şeref’in intiharı ile Selim’in bir türlü hayatına son veremeyişi arasındaki tezat sık sık bu kısa not arkasından hissettirilir. Keza Harp Akademisi yıllarının pırıl pırıl ümit ve enerji dolu günlerini yansıtan Eski Arkadaşlar Marşı’ndan romanın iki yerinde (s.108. 158) bahis vardır. “Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı” mısra’ı Ayşe okula döndüğü gün onun psikolojisini yansıtacak şekilde kullanılır. Üçüncü bölüm içinde iki yerdeki kullanım (s.28-29), Güntülü’nün de aynı mısra’ı okumasıyla (s.58) gerçek bir etki atmosferi yaratır. Keza aynı mısra’ın etkileyici gücünden azamî derecede faydalanmak isteyen anlatıcı yazar, beşinci bölümde Ayşe’nin ruh halini belirtmek için ifadeyi cümle içine yedirerek kısmen ya da tamemen sıkça kullanır. Ruh Adam romanının asıl konusu bir karar ve irade adamı olan evli bir erkeğin kendisinden yirmibeş yaş küçük bir kızı sevmesidir. Nitekim bir defa Yek, bir defa da askerî doktor ağzından şu cümle tekrarlanır: “Siz bile kendinizden yirmibeş yaş küçük bir kıza âşık olabilirsiniz”(s.102,181).
Metin bir defa müstakil, dört defa da dörtlük sonunda kullanılan “Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın” mısra’ı aşkın kaçınılmaz bir kader olduğu fikrini teyid eder (s.73, 73, 134, 135, 92). Zaten iki ayrı yerde tekrarlanan “Onmaz kara sevdamızı kan söndürecektir” mısra’ı da aynı önüne geçilmez aşkın tedailerini uyandırır (s.67, 69).
Ruh Adam romanı daha başlangıcında metne monte edilmiş bir Uygur masalı ile başlar. Daha sonra bu montajların sayısı bir hayli artar. Geri Gelen Mektup adıyla Yolların Sonu‘nda[9]yer alan ünlü şiir, gerçekten geri gelen bir mektup olarak metne monte edilmiştir. Selim’in evvelâ Çamlı Koru’da meçhul bir kadın sesinen daha sonra yine Çamlı Koru’da Güntülü’den dinlediği şiirin muhtelif mısraları da romanın bazı yerlerine serpilmiş bir bütün oluşturur. Böylece söz konusu her iki şiir de önüne geçilemez aşk temini yansıtırlar.
Buraya kadar dökümünü yaptığımız monte parçalar ve leitmotivlerin tamamı romanın organik yapısı ile bir bütünlüğü bulunan parçalardır. Yani vak’anın seyrini ve karakteristiğini biraz da bu parçalandan izlemek mümkündür. Anlatıcı yazar büyük bir kısmı zaten kendisine ait bulunan bu parçalarla romanının anlatım gücünü yüksek tutmayı ve şiirin çarpıcı etkisinden faydalanmayı azamî derecede başarmış görünür.
Romanda bunların dışında vak’a ile organik bağı olmaktan ziyade meselâ Selim’in ruh hallerini tebarüz ettirici ya da bir edebiyat öğretmeni olan Ayşe’nin öğrencileriyle sohbetini yansıtıcı mısra’ya da beyitler metine girmişlerdir. Ancak bunların Ruh Adam romanı içindeki kıymetleri hiç şübhesiz ilk grupta saydıklarımız kadar büyük değildir.
F-ZAMAN
Ruh Adam romanında zamanın düzenlenmesi vak’adaki giriş, asıl vak’a ve bitiş yapılaşmasına uygun olarak üç ayrı dilim halinde şekillenir. Bu bakımdan zaman ve vak’a arasında mutlak bir bağlantı vardır. Bunlardan ilki çekirdek vak’anın, içinde teşekkül ettiği geçmiş zamandır. İkincisi asıl vak’anın, içinde teşekkül ettiği şimdiki zaman, üçüncüsü de bitiş bölümünü içine alan ve şimdiki zamanın dışında kalan ,belki gelecek zaman diyebileceğimiz bir kesittir.
Uygur masalındaki vak’anın içinde teşekkül ettiği ilk zaman dilimi, asıl vak’a zamanına yani reel zamana (buna eş zaman da diyebiliriz) göre ikibin yıl evveline gider.Ancak bu vak’a Uygur masalının anlatma zamanına göre de geçmiş zamanlıdır. Masalın sonunda Burkay’ın macerası için “o günden bugüne kadar bin yıl geçtiği halde” (s.9) denmiştir. Demek ki gerçekte Uygur masalında anlatılan vak’a “bugünden belki ikibin yıl önce” (s.13), “Mete zamanında” (s.14) geçmiştir.
Çekirdek vak’a zamanından ikibin yıl sonra şekillenen reel zaman (eş zaman) 9.sahife ile otuzuncu bölüm sonuna kadar yayılmıştır ve asıl vak’ayı içine alır. Kronolojik bir seyir takip eden bu kesitin hangi yıllara tekâbül ettiği net olarak bildirilmemişse de bazı ipuçlarından hareketle tesbiti imkânı vardır. Safiye Erol’un Ciğerdelen‘i yayınlanmış (bu roman 1946 baskılıdır), Harbiye’deki subayların kraliyet rejimi içinde yetiştiklerinden bahsedilmiştir (s.54). Ayrıca bu incelemenin dışında kalan bir konu olarak Selim Pusat’ın psikolojisi ile 1944 olayları arasındaki paralellikler de asıl vak’a zamanının 1940′lı yıllara oturtulabileceği görüşünü kuvvetlendirir. Romandaki vak’a zamanı yaklaşık bir yıl sürer. Asıl vak’anın başlangıcını teşkil eden Ayşe’nin okula dönme sahnesi “sonbaharın güzel, hüzünlü, serin” bir gününe rastlar (s.46). Asıl vak’anın sonunda ise tekrar “hüzünlü güz gelmiş, Ayşe okuldaki görevine başlamıştı” (s.278) denir. Bir yıllık bir vak’a zamanı, herhalde dramatik ilişkilerden ve olaydan ziyade psikolojik tezahürlerin ön plâna alındığı psikolojik roman türünde bilinçli bir sınırlı tutulmuşluğun ifadesidir.
Üçüncü bir kesit olarak otuzbirinci bölümde eş zamanın dışında bir zaman dilimine geçilir. Bu, asıl vak’aya göre gelecek zamanlıdır. Üç genç kızın sohbetini kapsayacak kadar kısa tutulmuş bir süredir. Sadece Ülker’in duyduğu seslerden Yüzbaşı Burkay’ın ruhunun hâlâ ıztırap çektiği anlaşılır (s.291).
Öyleyse romanda zaman bakımından ağırlığı, vak’ada olduğu gibi bitiş ve girişin dışında kalan geniş bir kesit yüklenmiştir.Zaman bahsi içinde söylenebilecek son şey, anlatıcı yazarın romantik bir tavırla kahramanının ruh halleri ve olaylar ile zaman arasında bir bağlantı kurma çabasıdır. Öyle ki önemli gelişmelerin hemen hepsi “yağmurlu ve rüzgârlı” havalarda gösterilir. Selim dolaşmak için “kimsenin bulunmadığı akşam saatlerini yahut yağmurlu ve rüzgârlı havaları seç”er (s.707). Leylâ ile ilk karşılaşması, meçhulden gelen kadın sesinin okuduğu şiiri duyması “çok rüzgârlı bir akşam”da cereyan eder(s.71). Romanın başında ve sonunda yer alan biri beşerî diğerî ilâhî karakterli iki mahkeme sahnesi de rüzgârlı gün ve gecelerde gerçekleşir(s.46, 267). Selim’in Kubudak’la vuruşması da böyle bir havada olur (s.268). Yine simetrik olarak asıl vak’anın başında ve sonunda yer alan Ayşe’nin okula dönmesi hadisesi hüzünlü sonbahar günlerine rastlar (s.46, 278) ilh.
G-MEKÅN
Kahramanın ruh hallerinin alabildiğine geniş boyutlarda irdelendiği psikolojik/sembolik bir roman olan Ruh Adam’da, zaman gibi mekân da sınırlı tutulmuştur.Zamanın üç dilime ayrılması gibi bu romanda mekânı da vak’aya bağlı olarak üç ayrı kısımda incelemek mümkündür. Giriş kısmında çok uzak bir mekân kullanılmış, masaldaki vak’anın cereyan yeri olarak “belki bugünkü Moğalistan” sınırları içinde kalan(s.290) Kamlançu ülkesi seçilmiştir.
Asıl vak’ada geniş mekânın hangi şehir olduğu belirtilmemiştir. Ancak bunun büyük bir şehir olduğu düşünülebilir. Daha dar mahiyetli bazı mekânlar yirmidokuz bölümlük asıl vak’a boyunca netleşerek ön plâna çıkarlar. Bunlardan ilki Selim’in yaşadığı evdir. Yirmidokuz bölümlük asıl vak’anın ön bölümünde ev kısmen ya da tamamen görüntüdedir. Kendisini içine ve evine kapatan Selim için ev hem bir hapishane hem de bir korunak fonksiyonundadır. Keza ruh tahlillerinin derinleştirilebilmesi bakımından ev uygun bir mekândır. Leylâ’nın evi, Selim’in dairedeki çalışma odası ve Güntülü’nün evi de daha az olmakla beraber görüntüye girerler.
Ancak romanın mekân odağı fonksiyonu çok net bir tavırla Çamlı Koru’dur. Giriş’te Açığma Kün’ün çam ağacının yanına geldiği belirtilir(s.5). Asıl vak’a içinde de hemen hemen bütün önemli olaylar Çamlı Koru’da meydana gelir. Selim meçhulden gelen kadın sesini ilk defa Çamlı Koru’da duyar. Yek’i ve Leylâ’yı orada tanır, Güntülü kendisine ezelî macerayı orada açıklar (bu, vak’a düğümünün çözülmesi olarak da düşünülebilir), ilâhî mahkemenin sonunda alınan karar gereği vuruşma orada gerçekleşir, Selim bir çam ağacına yaslanan Güntülü’yü görünce hatırlayamamaktan ıztırab duyar ilh….
H-ŞAHIS KARDOSU
Olaylar gibi şahısların da sembolik seviyede değer kazandığı bu romanda karakterler çok net çizgilerle çizilmişlerdir.Romanın baş kahramanı hiç şübhesiz esere dolaylı yoldan adını veren Selim Pusat’tır. Ayşe, Leylâ, Şeref, Güntülü ve Yek’e birinci dereceden kahramanlar olarak bakmak mümkündür. Bunların dışında ikinci dereceden ve dekoratif mahiyetli kahramanlar da vak’a içinde görüntüye girerler. Çekirdek vak’adaki şahıs kadrosu asıl vak’a içindeki kadro ile paralellik gösterir. Uygur masalının kahramanlarından Burkay, Açığma Kün, evdeş ve Şeytan, asıl vak’a içinde farklı kişiliklerle netleşen karakterlerdir.
Denebilir ki bu romanda herşey ve herkes, hattâ o kadar ışıklı ve cazip varlığına rağmen Güntülü bile Selim için vardır.Selim okuyucu karşısına roman boyunca farklı iki kimlik ile çıkar. İlk psikolojik yapısı içinde Selim hayata yalnız askerlik noktasından bakan bir erkek olarak şekillendirilir. Şeref’in çok sık tekrarladığı “karar ve irade adamı” tavsifi, Selim’in aşkı “işsiz güçsüzlerin işi sayması gibi ipuçlarıyla bu tip aydınlatılır. İkinci psikolojisi ile Selim bu yapısından farklılaşma gösterir. Değişiminin nedeni içine düştüğü aşk psikolojisidir. Fakat ilk kısımdaki karakter özelliklerinden de tamamen sıyrılabilmiş değildir.
Romanın baş erkek kahramanı Selim Pusat, çekirdek vak’adaki Burkay’ın paralelidir. Keza, baş kadın kahraman diyebileceğimiz Güntülü de çekirdek vak’adaki Açığma Kün’ün karakter özellikleriyle donanmıştır. O, aşkın öbür yarısındaki gelişimi paylaşır. Ancak Selim’in ruhundaki psikolojik tezahürlerin çok net olarak verilmiş olmasına rağmen, okuyucu Güntülü’nün ruhunu aynı netlikle takip edemez. Zaten romanda anlatıcı yazar dikkatlerin baş kahramanın psikolojisi üzerinden kaymasını önlemek endişesiyle Selim dışındaki kahramanları ruhen fazla derinleştirmez. Güntülü hem Selim’de aşk tezahürü yaratmak ve hem de aşkı ve güzelliği sembolize etmek fonksiyonlarını yüklendiğinden , olağanüstü denilebilecek boyutlarda güzel çizilmiştir. Bu fizik ile o, Atsız’ın diğer romanlarındaki bir kısım kadın kahramanlarla birleşir. Bu güzellikte derin ve değişken bir yan vardır. Kadın güzelliğini özellikle gözlerde toplamayı seven anlatıcı yazar, Güntülü’de de en güzel yer olarak gözleri vurgular. Bunlar devamlı değişen, zaman zaman menekşeye, zaman zaman da elâya dönen; zaman zaman uysal ve sakin, bazan da bir pars gibi yırtıcı bakan gözlerdir. Zaten Geri Gelen Mektup adını alacak şiirde “Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden” mısra’ıyla Güntülü’de kadın karakterinin bu iki zıt yanı belirtilmiştir.
Güntülü’yle mukayese unsuru oluşturabilecek kadın kahramanlardan bir tanesi Leylâ Mutlak’tır. Esasen yardımcılık[10] fonksiyonuyla yükümlü kahramanların, genellikle zıt ve net özelliklerle donanmış olmaları geleneksel romanımızın özelliklerindendir.(Handan‘da Handan, Neriman/İntibah‘ta Mahpeyker, Dilâşub/Kiralık Konak‘ta Hakkı Celis, Faik Bey ilh..) ancak bu romanda Leylâ da güzel, hattâ bizzat Selim’in ağzından, Güntülü kadar güzeldir(s.197). Leylâ Mutlak, soy ve asalet kavramlarını temsil eden bir prensestir. Ancak bütün güzelliği ve temsil ettiği değerlere rağmen, Selim’de aşk tezahürleri uyandırdığı halde Güntülü karşısında ikinci plâna düşer.
Romandaki kadın kahramanlardan rûhuna en fazla ışık tutulan,”çilekeş ve vefâkâr” olarak çizilen Ayşe’dir. Uygur masalındaki evdeş tipinin uzantısı olan Ayşe ev ve aile mefhumlarını sembolize eder. Güntülü ve Leylâ bilhassa vak’a sonundaki belirsizlikleri ile birer masal kahramanını andırırken Ayşe, gerçeklik duygusunu kuvvetle yaşatır. Aklı, sadakati, sabrı, mesleğindeki ehliyeti ve analığı ile Selim’deki saygıyı uyanık tutan Ayşe ne Güntülü ve ne de Leylâ ile rekabet edebilecek güçtedir.Hem Leylâ ve hem de Güntülü’ye karşı yardımcılık fonksiyonunu yüklenir. Onun en fazla yaklaştığı karakter, ilâhi mahkemede Selim’i savunan tek kişi olarak dikkat çeken kayınvalidesidir.
İsmi ile müsemma olarak Selim’in şerefini sembolize eden Şeref tipi her halde Ruh Adam romanının en trajik ve vak’a başından sonuna kadar “ölü” olmasına rağmen en “canlı” karakteridir. “Olağanüstü” öğesini beraberinde getiriyor olması onu romanda farklı bir konuma sahip kılar. Okuyucunun Şeref’i tanıması, bir takım yüce prensipler uğruna hayatına son verişi vesilesiyle olur. Tiyatroya benzettiği hayattan sessizce ayrılır(s.47). Art zamanlı bu özetlemeden sonra Şeref’in görüntüye girmesi, Selim’deki aşk duygusunun tezahürü ve artışı ile doğru orantılı olarak gerçekleşir. Yasak aşkına paralel olarak Selim, asalet gibi şeref duygusunun da ağırlığını hisetmeye başlar. Şeref de Leylâ gibi vak’a sahnesine Selim’in aşkı ile giren kahramandır.O da Ayşe ve Leylâ ile birlikte, Selim’in içinde Güntülü ve Yek tarafından temsil edilen değerler kutbunda yer alır.
Ruh adam romanının çok net ve unutulmaz tiplerinden bir tanesi de Yek’tir. Yek tipinin çözülmesi için okuyucunun fazla gayret sarfetmesi gerekmez. Zira anlatıcı yazar birkaç yerde Yek’in neyi temsil ettiği hususunda somut ipuçları vermiştir. Uygur masalındaki Şeytanlar Başı Madar’ın uzantısı olarak düşünülebilecek Yek, romanda Osman Fişer ve Dr.Selim Key olarak da görüntüye girer. “İnsanların beni olduğumdan daha kötü tanıyarak daima lânetle anmaları az şey midir”(s.101), “bendeniz ayrıca hiçbir millete mensup değilim, sadece Yek”im”(s.99) ve “şeytan ırkındanım”(s.126) cümleleri Yek’in yüklendiği şeytan sembolünü aydınlatır. Keza, Yek’in Uygurca’da kötü ruh yani şeytan anlamına geldiğine de değinilir(s.192).
Ruh Adam romanında asıl vak’anın şekillenmesi üzerinde fonksiyon sahibi olan bu altı kahraman arasında dikkat edilirse psikolojik bir değişim ve derinliği haiz olan tek kahraman Selim Pusat’tır. E.M.Forster’in tabiriyle bu boyutlu/yuvarlak[11] tipin dışında, kahramanlardan hiçbiri psikolojik bir değişim göstermezler. Yani boyutsuz/düz[12] karakterlerdir. Ancak onlardaki bu boyutsuz çizilmişlik Selim’deki değişime fon teşkil etmesi bakımından vak’anın tezahürü için zede değil bilâkis elzemdir. Beşi de bu yapılarıyla vak’a içinde bir kıymet kazanırlar. Öyleyse anlatıcı yazar romanında “fert”i bütün psikolojik değişim ve derinlik ihtimalleriyle, mevcut ipuçlarıyla ele
alıyor. Değişiminin bütün saik ve tezatlarını yüklenecek sembol şahıslar fonu önüne yerleştiriyor. Boyutlu bir kahraman olan Selim Pusat boyutsuz kahramanlar önünde değişimini tamamlıyor ve bunun sonuçlarını yaşıyor. Öyleyse vak’a boyutlu bir kahramanın boyutsuz kahramanlar fonu önündeki değişiminden ibaret. Bu yüzdendir ki daha evvel dediğimiz gibi romanda herşey ve herkes Selim Pusat için var.
-------------------------------------------------------------------------------
[1]Nihal Atsız’ın romanlarının bibliyografyası için bakınız :
Osman F.Sertkaya,”Hüseyin Nihal Atsız, Hayatı ve Eserleri”, Atsız Armağanı,s.I- CXII., Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1976.
[2]-Bu incelemenin tamamında 1980 baskısı kullanılmıştır.
[3]-Bozkurtların Ölümü, 1973′den sonra Bozkurtlar Diriliyor ile
beraber ve Bozkurtlar adı ile basılmaktadır.
[4]Kutupluluk İlkesi: “Romanın düşünce içeriğini iki kutup oluşturacak biçimde işlemek, Batı roman geleneğinin klâsik bir kuralıdır. Hattâ orman türünü farklı görüşte kişilerin sohbeti, ‘Ein entfesseltes Gesprach’,yani rayına oturmuş bir söyleşi olarak tanımlayanlar var”.
Prof.Dr.Gürsel Aytaç, “Bugünkü Türk Romanında Anlatım Tekniği”, Yazko
Edebiyat, nr.25, Kasım 1982.
[5]Şiir Tahlilleri 1, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978, s.57.
[6]Bakınız: E.M.Forster, Roman Sanatı, Çev.Ünal Aytür, Adam Yay.1982, s.149-169.
[7]Peyami Safa bu romanında “dünyanın hiçbir romanında bulunmayan bambaşka bir teknik” uyguladığını söylemektedir.
Peyami Safa ile 25 Yıl, Vecdi Bürün, Yağmur Yay., 1978, s.333.
[8]“Tarihi Roman ve Atsız’ın Tarihi Romanları Üzerine Düşünceler”, Atsız Armağanı, Ötüken yay., İstanbul 1976, s. CXX. (Aynı yazı:Zamanın Elinden Tutmak, (2.baskı), Ecdad yay., Ankara 1991, s.221-223).
[9]Yolların Sonu, Nihal Atsız, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1975.
[10]Yardımcı: “…şahıslardan her biri bir başkasının tahrikine ihtiyaç
duyabilir. İşte bunlara yardımcı adını vermek yerinde olur.
Handan romanında birinci derecedeki kadın kahraman, Neriman
yardımıyla şahsiyetini dikkatlere sunar.”
Doç.Dr.Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, s.136.
Birlik Yayınları, Ankara, 1984.
[11] Boyutlu (yuvarlak/çok yönlü) Kahramanlar : Çok yönlü kişiler tüm yönleriyle yaratılmış katıksız kimselerdir….gerçek yaşamın hesaba kitaba uymayan değişkenliğine sahiptirler”.
E.M.Forster, Roman Sanatı, Adam Yayınları, İstanbıl, 1982, s.25.
[12]Boyutsuz(düz/yalınkat) Kahramanlar : “Yalınkat kişilere onyedinci yüzyılda ‘humour’ adı verilirdi; bunlara kimi zaman ‘tip’ kimi zaman ‘karikatür’ de denmektedir. Katıksız biçimiyle yalınkat roman kişisi tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur”.a.g.e. s.108.
|