BU ARADA YENİ BİR YAZARLIK OKULU BAŞLAMAK ÜZERE OLUP, KAYIT KONUSUNDA HIZLI DAVRANMANIZI TAVSİYE EDERİZ…
]]>Hamlet, elinde bir kafatası, gecenin ayazında ağzından şimendifer gibi buharlar çıkararak “To be or not to be, that is the question!” diye feryat ediyor; dekor kabristan… Bence son derece dünyevî bir şey söylüyor, derinliksiz, hatta nihilistçe. Hamlet’in –Shakespeare’in değil- “olmak” dediği: “Kemal sahibi olmak”, olmamak dediği de “ham kalmak” anlamında, “varolmak”la ilgili bir husus değil. Hayat’ta olmak yahut olmamak anlamına yakın bir ifade. Shakespeare için “İnsanlığın tarihini –trajedisini- yazan şair!” derler. Yazdıklarında tarih yorumuna örnek oluşturacak derecede boşlukları doldurma gücü görmekteyiz; ki, Yunan “tragedya geleneği”nin bir süreğidir. “To be or not to be…” repliği Hamlet’in bağlamından çıkarılarak, çok maksatlı kullanılan bir söz olmuştur ve buna elverişlidir. “Olmak, olmamak” tasarruf edenin yüklediği anlama göre içi doldurulan bir “eski levha” haline gelmiştir. Hamlet de zaten bulanık, karamsar, balatayı biraz sıyırmış rolü yaptığı için “olmak ya da olmamak, işte mesele bu!” diyerek kuyuya taş atmaktadır.
İnsanlığın tarihini değil, “insan”ı yazan şair Mevlânâ ise bizzat kendisi “Bizim işimiz bilmek değil, olmak!” diyor; mesele aşılıyor ve “iş”etahvil olunuyor. İnsan trajediyi tövbeyle aşmış ve aşmakla mükellef olarak yeryüzüne indirilmiştir. Shakespeare, “ilk günah” la yaşayan trajik Hamlet’i sahneliyor; Mevlana ise tövbe ile trajediyi aşma gücüne kavuşan insana söylüyor. Söz; “bilmek” donanımına kavuşanlara hitap etmektedir; “bilmek” küçümsenmiş, layık olduğu mevkiye yüceltilmiştir. Bilmek derece derecedir ve her derecesi “olmak” için kapıdır. Olmak da derece derecedir; kişi bildiği derece kadar “olmak“, olduğunca da “şahsiyet” alanına kavuşmak imkân ve hakkına sahiptir. Olmak: Şahsiyet haline gelmektir. Her insan; Âdem’in macerasını ta başından yeniden yaşar; cismani iken ruha kavuşturulur, nasibi kadar eşyanın isimleri öğretilir; sonra “olmak” süreci başlar. Bildikleriyle eyleme gücü şahsiyettir. Bildiklerini tertip etmek; karadan akı, yanlıştan doğruyu, çirkinden güzeli ayırt etmek şahsiyetin kemâl derecesini gösterir. Kamil şahsiyet bildiği ile kendisi arasında bir bağ kurarak, neyi, nasıl, ne kadar alacağını, söyleyeceğini, reddedeceğini bilen insandır, kendisi öznedir.
Batı emperyalizmine karşı olduğunu “Ülke, ulus, Adapazarı” jargonunu da katarak haykıranların tamamı hayran olmasalar bile Shakespeare okumuşlardır. Ancak, “Bizim işimiz bilmek değil, olmak!” çağrısından zerre haberdar değildirler. Bu yüzden daima mukallittirler, kendilerinin özne olduğu tek bir iş yoktur, birileri gibi düşünmek, yapmak, sevmek, nefret etmek v.s. onların kimlikleridir. Emperyalizme karşı görünürler, ancak bu tavır Batılı medeniyet değerlerine muhalif olmak değildir; kafalarının karanlık deliğinde gizledikleri bir “Batı modeli” vardır, el altından Avrupa ülkeleri ve ABD ile derin temaslarını sürdürürler. Model üzerinde hemfikirdirler, üzerine giydirdikleri kıyafet farklıdır. Bir elif miktarınca dahi okumuş birinin, emperyalizmin, onu doğuran dünya görüşü ve medeniyetle irtibatını kurması gerekir, kuramıyorsa ya cahil, ya haindir, iki sıfat da birbirine yakındır. Olmak bir tarafa, demek ki “bilmek”le de en ufak ilgileri yoktur.
“Batı’dan bir şey alalım mı, almayalım mı?” tartışması kadar seviyesiz, lise münazaralarına bile konu olmayı hak etmeyen ikinci bir fikir önermesi bulunamaz. “İnsanoğlu birbirinin azasıdır!” ve birbirinden her şey alır. “Ne alalım?” Sorusu ancak bir market listesi için geçerlidir; “Kim alacak?” sorusu esas ve incelikli sorudur ve “olmak”la yani şahsiyet ile ilgilidir. Şahsiyet sahibi insan doğudan da, batıdan da alabilir, aldığı yahut reddettiği artık doğulu ya da batılı değil kendisiyle ilgilidir. İsmet Özel’in vukufiyetle söylediği gibi, “ham yüreğin pütürlerini” geçerek varılan yargı, eylem ve her şey “varolmak” mührünü taşır, taşımaya hak kazanır. Bizim son yüzyılımız kendini eşyaya ekleyerek “varolmak” için çırpınanlarla, birine yahut bir şeye tabi olmak, tabi etmek için mesai veren profesyonel uşakların dengesiz mücadelesidir. Batı’da “beldeler kâşaneler” gören gözdense, emperyalizme en karşı duruşa vurgu yapan “gâvur icadı!” tepkisi bu yüzden daha sağlıklıdır. Ancak, her ikisi de; öyle ise “Ben de şöyle yaparım!” gücünü hissettirecek bir asil duruşa kavuşamamıştır.
Bu ülkenin “biliyorum” diyenlerinin “bilmek” vasfından uzak; ya üniversite, ya da “Doğan Holding” sektöründen kontenjan aydını olmaları ciddi bir tehlikedir. Türk üniversiteleri totaliter kurum haline geçtikten beri düşüştedir, son dönem bu düşüşün her alanda tescili olmuştur. Üniversiteler, düşünmenin değil teslimiyetin, mezhepçiliğin, bölücülüğün baş tacı edildiği “fikir diskotekleri” haline gelmiştir. “Ülke, Ulus, Atatürkçülük, Laiklik…” gibi kavramlar, düşünce adamlarının değil, bu kavramları istismar ederek Alamut’a benzeyen kalelerde saltanat süren cahillerin bayrağı olmuştur.
“Olmak”tan söz edecektim, “bilmek”te takıldım. Halden dolayı duyduğum acı, satırlara aktarabildiğimden daha ziyadedir. Ancak, sözünden söz açarak, bugünlere deva olabilecek bir arayışa girmem; büyük aydın, filozof, şair “Benim Mevlana’m”ın yanağımdan makas aldığı hissine kapılmama yetti…
Hissiyatım yazmaya bahanedir.
]]>Hikmetli sözleriyle insanlığın kalbine şifalar sunan, Âşıkların Sultanı Hazreti Mevlana’yı; cihana teşrifinin 800’üncü yıldönümünde dünyanın dört tarafında, farklı renkleri ve dilleri tekleştiren bir muhabbetle andık. Kimi zaman dervişânın semada uçuşan beyaz tennuresine daldık, biz de kanatlandık… Kimi zaman ney’in ayrılık hikâyesine kulak verdik… Mesnevî-i Şerîf’in incilerinden küpeler yaptık. Bir yıl O’nu anlayabilmek için yetmezdi ama tüm bunlar zaten pişmek yolundaki adımlar kabilindendi.
Nitekim bu ayki sayımızda biz de o ummanın kıyısında gezindik. Berat Demirci Bey, Hamlet’in “To be or not to be…” repliğini, Mevlana’nın “Bizim işimiz bulmak değil olmaktır” veciz sözü üzerinden yorumladı.
Sadık Yalsızuçanlar; “Hz. Pir’in gerçekliği Mesnevi’dedir” diyerek Mevlana’yı anlamak için gerekli noktaları bizlere işaret etti.
Mahmut Şimşek Bey bizleri Âşıkların Kıblesi’nde, Hz.Mevlana’nın makamında gezdirdi. O’nun gibilerin makamları “âriflerin gönülleri” olduğundan önce aşk ile gönüllerde dolaştık. Sonra huzura vardık. Madem ki “buraya noksan gelen tamam olur” demişti Molla Cami…
“Yalnızlığın yalnızlık arayınca gel…” diyerek daveti yineleyen şairi de dinledik. O sultanın kapısına vardık, buyurun içeri beraber girelim…
Ayrıca bu sayıda genç arkadaşlarımızın öykülerine ve şiirlerine de yer verdik. Keyifle okumanız dileğiyle…
serinselvi.com
]]>
Prensten krala, işçiden çiftçiye, âşıktan mâşuka herkes, Mevlânâ’nın çağrısına koşuyor. Hz. Mevlânâ bu sene tam 800 yaşında. 8 asırdır devam eden çağrıya hâlâ icâbet ediliyor. Tıpkı türbenin giriş kapısı üzerinde, Molla Cami’ye âit nazımda yazıldığı gibi, âşıkların kıblesi oldu 8 asırdır Mevlânâ. Biz de bu hafta 800. yaş gününde Hz. Mevlânâ’yı ziyâret etmeye karar verdik.
]]>