Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

Issık göl şehidi

Yazarlar

Harun TOKAK

Bir büyülü baharın son günleriydi. 26 Mayıs 1993’ü gösteriyordu takvimler.

Bahar “benden bu kadar” diyerek, yerini altın saçlı yaza bırakmaya hazırlanıyordu.

Güneş pılısını pırtısını çoktan toplamıştı. Bereketli Bâlâsagun topraklarına, kıyısında nazlı maralların su içtiği, nice efsanelerle bezenen Issık Göl’e veda hazırlığındaydı.

Onun da “Benden bu kadar” der gibi bir hâli vardı.

Gönlünü bahara vermiş göl, yeşilliklerin arasında morlu kırmızılı bir renk cümbüşüydü.

Cenazeyi şehrin çıkışına kadar uğurlayan Kırgızlar da “Bizden bu kadar” dercesine geriye dönmüşlerdi.

Türkiye’ye uçak olmadığı için Kazakistan’ın başkenti Almatı’ya gidiyorlardı.

Kazakistan sınırına girdiklerinde gün çoktan dökülmüştü geceye.

Kegen Kasabası’nı geçmişlerdi ki cenazeyi taşıyan araba aksak bir at gibi yalpaladı ve durdu.

Eski bir arabaydı. O da “benden bu kadar” demişti.

Geçen zaman aleyhlerine işliyordu. Sabah uçağına yetişmeliydiler.

Oysa ana yol uzun sürer diye, dağ yolunu tercih etmişlerdi.

Yoldan geçen arabalar durmuyordu.

Yeni bağımsızlığına kavuşmuş bu ülkelerde şehirler bile güvenli değildi. Onlarsa gecenin karanlığında dağ başındaydılar.

Kasabaya giden arkadaşları da elleri boş dönmüştü.

“Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir”

Acılara bulanan korku dalgaları gecenin karanlığında gittikçe kabarıyor, ümitlerinin tükendiği dakikalarda yüreklerinde harı yükselen korku alevlerine, dudaklarından dökülen dualarla direniyorlardı

************

Afyonlu İsmail Şallı…

Arkadaşları “Orta Asya sevdalısı bir insandı” diyorlar onun için.

Atatürk Üniversitesi’nde okuyordu. İngilizce öğretmeni olacaktı.

Öğrencilik yıllarında evlenmişti ama ne yazık ki evlilik hayatı çok kısa sürmüş, boşanmışlardı.

Kendi adını verdiği Küçük İsmail’ine hem annelik hem de babalık yapıyordu.

Erzurum’un sert soğukları her gün biraz daha alevlendirmişti yüreğindeki sevda ateşini. Askerlik yaparken geçirdiği bir trafik kazasında kırılan dizinde platin vardı.

Erzurum’un buz kesen sokaklarında bir ayağı aksayarak Küçük İsmail’iyle yürürken görürlerdi onu…

Kredi yurtların zor şartlarında oğluyla birlikte bitirdi üniversiteyi.

Acıların karanlığına gömülü gönlünde bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

1992’nin sıcak bir Temmuz gününde aksayan ayağı ile Asya’ya koşan atlıların arasına katıldı.

O, atını Issık Göl taraflarına süren yiğitlerdendi.

Issık Göl, sadece Kırgızistan’ın değil Orta Asya’nın en şirin bölgelerinden biriydi.

İsmail Şallı’nın gittiği yıl açılan Türk kolejiyle güzelliği bir kat daha artmış, daha bir şenlenmişti.

Yürekleri sevgi dolu Türk Öğretmenleri “Adsız Oğlan”ları aramaya koyulmuşlardır.

İsmail Şallı’ da bir ayağı aksak bir küheylan gibi koşuyordu uçsuz bucaksız Kırgız bozkırlarında.

Yorulmak nedir bilmiyordu.

Onun koşmasını görenler “bu çatlayacak” diyorlardı.

Baba -oğul İsmailler sevmişlerdi Issık Göl’ü. Oranın bir parçası olmuşlardı.

Daha ilk yıl gerçekleşen ülke bilim olimpiyatlarında Türk Okulunun elde ettiği birincilikte İsmail Bey’in payı büyüktü.

Aynı yıl Bulgaristan’da yapılan Dünya Bilim Olimpiyatları’nda İngilizce Biyoloji dalında elde edilen 3.lük sadece Issık Göl bölgesini değil, bütün Kırgızistan’ı sevince boğmuştu.

Ana dili İngilizce olmayan İsmail Bey’in bu başarısı ülkedeki diğer özel ve resmi okulları da şaşırtmıştı.

Herkes onu ve küçük İsmail’i konuşuyordu.

Kırgızlar “Bu kadar güzelliğe bir kurban kesmeli, yoksa başımıza bir iş gelecek,” diyorlardı.

Öğrenci velilerine yaptığı ziyaretlerle günden güne genişliyordu sevgi halkası.

Oğluyla birlikte ebediyen Kırgızistan’da kalmaya karar verdiler.

Küçük İsmail’i de Kırgızlar çok sevmişlerdi. Âdeta okulun maskotu olmuştu.

İsmail Bey, oturduğu evi tamir ettirip o yaz evlenmeyi düşünüyordu.

Yıllardır ışığı yanan bir evi, kapıda güler yüzle kendini karşılayan kimsesi olmamıştı.

************

İsmail Bey, Müdür Bey’le birlikte Karakol şehrine gider. Küçük İsmail de yanlarındadır.

Dönüşte, Kırgızların uğursuz saydıkları virajı alırlarken arkadan gelen sarhoş bir şoför bindikleri arabaya vurur.

Araba kontrolden çıkmıştır. Olanca hızıyla yolun sağındaki bir ağaca bindirir.

Arabanın ön tarafı hurdaya dönmüş, direksiyonla koltuk arasına sıkışan İsmail Bey’in kaburgaları kırılarak, ciğerlerine ve safra kesesine saplanmıştır.

Yardımlarına koşan bir çoban, onun, nefes alıp vermekte zorlanırken bile “Balam! Balam! İsmail’im!” diye inlediğini anlatıyordu.

Müdür Bey’in de bacağı kırılmış; o da yara bere içinde kalmıştı.

Küçük İsmail de ağır bir travma yaşıyordu. Olanlardan habersiz derin uykulardaydı.

Aynı zamanda öğrenci velisi olan çoban, yolda geçen bir arabayı durdurarak onları hemen hastaneye yetiştirir ama artık çok geçtir.

“Hastanede, yavrum nerde? Balam nerde?” feryatları arasında canı gibi sevdiği ata topraklarında vermiştir son nefesini.

************

Okulda mezuniyet programı için hazırlıklar hızla devam ediyordu.

Issık Göl’deki okulda garip ve anlamsız bir sıkıntı vardı.

Acı haber misafirlerden önce geldi.

Öğrenciler İsmail Bey’i çok seviyorlardı.

Okulun bahçesinde sere serpe yerlere oturup ağlamaya başladılar.

Aylardan beri süre gelen güzel günler kana bulanmıştı. Kara bulutlar çöktü Issık Göl’ün üzerine.

Öğretmen arkadaşları hastaneye vardıklarında İsmail Bey morgda karşıladı onları.

Düne kadar birlikte koştukları yaralı küheylan bir sedyenin üstünde boylu boyunca yatmaktadır.

Otopsi için çene altından göbek hizasına kadar yarılan yiğit adeta “benden bu kadar” demektedir.

Şehidi saracak kefen bulmakta bir hayli zorlandılar.

Sıcak su ise bulamadılar. Soğuk suyla yuğdular yiğidi.

Kefene isyan eden kanlarla koydular buz gibi demir tabuta.

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.

Çok sevdiği okulunun bahçesine arkadaşlarının omzunda son defa girdi.

Tabutu gören talebelerin hıçkırıkları yürekleri parçalıyordu.

Kırgızlar için belki de bir ilk yaşanıyordu.

Okulun bahçesinde bütün öğretmenler, öğrenciler, veliler, Milli Eğitim yetkilileri İsmail Bey’in cenaze namazını birlikte kıldılar.

Yağmur da hızını iyice artırmıştı. Bulutlar nesi var nesi yoksa her şeyini boşaltıyordu âdeta. Sema ağlıyordu şehide.

Gurbette bir yiğit düştü Kırgız bozkırlarına, bir damla kan dokundu Issık Göl’ün lacivert sularına.

Küçük İsmail ise, daldığı on günlük derin uykudan uyanır uyanmaz ilk sorusu “Babam nerede?” oldu.

Babasından bir an bile ayrı kalmaya dayanamayan zavallı yavru bütün bütün babasız kalmıştı.

Cana yakın Kırgız ailelerinin evlat edinme ısrarlarına rağmen Küçük İsmail de “Benden bu kadar” diyerek, Türkiye’ye, bebekken ayrıldığı annesinin yanına gönderildi.

************

İsmail Şallı’nın hikâyesi yalnızca bu âleme açık gözler için, geride kırık bir hayatla bir öksüz çocuk bırakarak, bitti. Ötelere aşina ruhlar içinse, yalnızca bir İsmail gitti; yerine yüzlercesini bırakarak.

5 Yorum var

  1. Gönderen Niyazi Hoca Tarih Ekim 17th, 2007

    Gözlerimiz, bir kere daha gurbette ve hicrette kelebekler gibi sonsuzluğa uçup gidenler için kristal damlaları onlar için akıttı. En kalbi dualarımız onlar ve onların hikayelerini yazanlar için… Tarihin içinde yaşarken tarihi kaydetmek lütfunu Allah size nasip etti…

  2. Gönderen abdulkadir akkaya Tarih Ekim 17th, 2007

    Harun Tokak bey bana göre yazı hayatına çok önceleri başlamıştı zaten,ama neden bu kadar ara verdi bilmiyorum.Bence kalemi harika !Ben ve bizler onu harikulade yazılmış olnan “Kime Emanet” şiiriyle tanıyoruz.Kaleminden şeker şerbet akıyor,zatında dasitane yaşanmış olayları böyle bir üslupla yazmak,bu insanlar için büyük bir hediyedir.Okuyup istifade ettiğimiz bu güzel yazıları hiç eksik olmasın,koç yiğitlrt destanı hiç bitmesin.Gönlünün gül mürekkebi kaleminin kılıncında hep parlasın.Akıllarımız aydınlansın,Harun beyler hep varolsun.
    Teşekkürler…

  3. Gönderen Hamza Soysal - Yolunoğlu Tarih Ekim 18th, 2007

    Abdulkadir Akkaya Hocamın, Harun Tokak Beyefendi’nin içimizi içimize dar eden ve bizi çekip ta ötelerin ötesine götüren o güzel, hüzün, iftihar ve huzur dolu ciğersuz hal tercümesini okurken,bu yazı beni sevgili dostum Abdulkadir Akkaya’yı bir uc beyi olarak Yakutistan’da tanıma şerefiyle müşerref olduğum yıllara götürdü.Sayın Bülent Arınç’ın dediği gibi bu yaşanmış kokusu henüz burnumuzda tüten bu kahramanların hayatları birer sancak-ı şerif gibi gönül burçlarıöıza dikilmeli ve hedefini ayarlamasını istediğimiz gençlerimize , evlatlarımıza bir nişangah gibi ezberletilmeli…Allah ve Rasulu için yola çıkan ve yola çıkaranlara dua ve himmetleriyle onlara kanat gerip varını yoğunu kantara çıkaranlara minnet duyuyoruz.Mevla-i Rahim cümlesinden razı olsun…Sanırım bu ihlas ve halas sefinesini yürütenlerin destanlarını hakkıyla ifadede acze düşmeyecek ehl-i kalem ve’l- gönül kalemefendilerine büyük ihtiyaç hissediyoruz…Muhabbetle

  4. Gönderen m zahit Tarih Ekim 23rd, 2007

    Sayın haftada bir de olsa benzer yazılarını basından takip ediyordum,ancak bir edebiyat sitesinde yazmaya başlaması ve o muhteşem hatıraları bizlerle paylaşmasından dolayı kendisine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
    yazılarınızın devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.

  5. Gönderen İbrahim Türkhan Tarih Haziran 10th, 2008

    Isık göl şehidi rahmetlik İsmail Sallı hocamızın vefatı anında yanında olamadık ama, yıkanmasından cenaze namazına, ordan Kegen kasabasını geçip gecenin bir soğuk- ürkütücü serinliğinde yalnız başımıza ve arabamız bozuk halde geçirdiğimiz zaman dilimlerinde dilimizde dua, gönlümüzde hüzünlerle kalakalan bir bivefa arkadaş olma şerefine erdik! 1999 yılından beri İsmail hocamızın hikayesini bir yerlerde çıkararak en azından dua almasına vesile olmaya çalışmıştık ama bir türlü kısmet olmamıştı. Bunda bizim samimiyetsizliğimiz birinci sebep olsa gerek. Şimdi ise, bir ara teşriki mesai yapma şerefine erdiğim Harun Tokak bey tarafından başımdan geçen olayın kaleme alınmış olmasına şaşkınlıkla karışık sevinmiş bulunuyorum. Keşke biraz daha önce bu yazıyı okusaydık da şehit oluşunun üzerinden 15. yıl dolan İsmail hocamızı 25 Mayısta bir kere daha anabilseydik. Ben ileride yapmayı düşündüğüm bir teklifi burda ve şimdi yapmak istiyorum: Türkçe olimpiyatlarında verilen vefa ödülleri gelecek yıl Orta Asya’da ilk şehidimiz olan İsmail Sallı abinin şu an yarı engelli halde yaşayan oğlu ile boşandığı eşinin özürlü oğlunu yeniden bağrına basarak ona vefa gösteren eşine verilmeli diye düşünüyorum! Böylece onların da gönlü alınmış olurdu. Bu teklifi yapmaya bizim sesimiz soluğumuz yeterli olmayabilir ama büyüklerimiz ve bu arada Harun Tokak bey iletirse ne güzel olurdu. Onun ruhuna ve hatırasına karşı yaptığımız vefasızlığı geç de olsa ödemiş ve ruhunu gerçekten şad etmiş olurduk sanırım…
    Kalemine sağlık Harun abi. Hürmetlerimle…
    ps: İsmail Sallı hocamızla ilgili diğer bilgi ve resimler için irtibata geçebilirsiniz.

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • Mart 2008
      • Şubat 2008
      • Ocak 2008
      • Kasım 2007
      • Ekim 2007
      • Eylül 2007

_blank

  •