KİTABA TUTUNMAK
Okuma fırsatım olup olmayacağını bilmesem de, en azından yarım düzine kitabı, bütünden ayrı kalmanın ızdırabını az da olsa yatıştırmak için, çantama yerleştirmeden hiç bir yolculuğa çıkamam. Buna isterseniz kitaba tutunarak yaşamak deyin siz.
Yolculuk esnasında bazen kapaklarını açamasanız da, bu bir yaz dinlencesi yolculuğuysa eğer, varılan menzilde tutunursunuz onların eteğine. Onlar yaparlar size yapacağını. Hele yaz okumaları inanılmaz rahatlatır insanı. Hiç okumadığınız kadar kitap okursunuz. Yelekin bir ağaç kuytusu bulmuşsanız keyfini çıkarmaya başlarsınız tatilin. İş günlerinin mazeretli hay huyu içinde öteleyip durduğunuz can kitaplarınızı okursunuz doya doya. Bir serinlik kaplar içinizi.
Kitabı hayatının merkezinde bulunduranlar için evlerinden uzaklaşmak katlanılması güç durumların başında gelir. Böyleleri için kitap dolu bir odada bulunmak başlı başına bir mutluluk sebebidir. Bin bir gece denemecisi Salah Birsel bunlardandır. Onun için de evinden, dolayısıyla da kitaplarından uzakta geçen dakikalar katlanılmaz zaman dilimleridir. Okumadığı vakitler yüreğine bir ağırlık gelir. Okumasa da çevresindeki dört duvarın kitapla dolu durmasını, kitapların aralığından kendisine bakmasını yeğler. Kitapları örtünen adamdır kendisi. Bu konuda yalnız da değildir. Doğan Hızlan da kitaplarından uzakta geçen dakikalara katlanamayanlardandır. Ve uzun seyahatlere bu yüzden pek çıkmaz.
Şatosunun en gereksiz odası sayılmış ve bir tür sandık odası olarak kullanılmış ikinci kattaki yuvarlak odayı kitaplarla donatıp kendisine tefekkür mekânı yapan Montaigne; yazgısı atalarından kalma bu sakin yuvanın elinde kaldığı müddetçe bu kütüphaneden çıkmamaya niyet eder. Bu kararı verdiğinde henüz otuz yedi yaşındadır. Binlerce kitaptan oluşma duvarlarını kendisiyle dünyanın gürültüsü arasına çekmiştir. Burası benim krallığımdır diyen Montaigne bu kaleden dışarı çıktığında; ister barış ister savaş zamanlarında, yanına kitap almadan yolculuğa çıkmaz. Belki günler aylar boyunca kapaklarını açıp bakmaz. Ama varlıkları bile onun için yeterlidir.
Hak tanımaz bir çağda yaşayan Erasmus, Avrupa’da aydının elinde bulundurabildiği tek ayrıcalığın kitapları tekeline alabilmek olduğu düşüncesindedir. Dünyanın anlamını kitaplara kement atmakla özümseyeceğini düşünür Erasmus. Bundan dolayı kentlere ancak kitaplarına göre değer biçer. Seyahatlerini de buna göre yapar.
Bazen sürgüne gidiyor olmak bile çantasına birkaç kitap koymaktan alıkoymaz kitaba tutunup yaşayan insanları. Sovyetlerde milletçilikle suçlanan Maksud Şeyhzade, Sibirya sürgününe giderken Puşkin ,Lermantov ve Nekrasov’ları alır yanına. Kamplarda kitap okumanın yasak olduğunu bilse de, bir ihtimal deyip, koyar çantasına ömür yoldaşı kitaplarını.
Geçenlerde yaptığım bir telefon görüşmesinde dostum -araya sıkıştırıp- ev taşınma kazasında pek çoğu yitip giden kütüphanesini peyderpey köydeki baba ocağına taşıdığını söyledi. Memuriyetin göçebeliğinden onları kurtarmak istiyordu belki. Bunları bana söylerken sesinde bir hüzün vardı. Kitaplarından ayrı düşmenin nasıl bir hicran yarası olduğunu bilenlerdenim. Yurt dışında bulunduğum on bir yıl boyunca nasıl hasret duymuşumdur baba ocağına emanet ettiğim kitaplarıma. En korunaklı kaledir baba ocağı. Dostum da böyle görüyor olmalıydı. Ama benimkisi bir mecburiyetti. Yurt dışına ancak bir-iki bavulla gidilip gelinebilirdi. Ve onların bir köşesine sıkıştırılacak enikonu üç beş kitap.
Arandığında bulunamayan bir kitap nasıl dellendirir insanı. Ama bir yerlerde olduğunun bilinmesi de bir nebze olsun rahatlatır. İlla ki çıkacaktır nasıl olsa karşısına. Halbuki Enis Batur’un durumu katlanılacak gibi değildir. Pek çok yitik kütüphane hakkında yazılar yazmış Enis Batur, otuz beşinde kaybedilen kendi kütüphanesine çare bulamaz.
Ben oldum olası, yazları, baba ocağında geçiririm. Kısa olan tatil için haftalar öncesinden kitapları masamın üzerine yığmaya başlarım. Köyde okunacaklar, Ankara’da okunacaklar diye ayıklayıp dururum. Bu seçki yıl içinde niye yapılmaz ki? İlle de yaza bırakılır. En azından yarım düzine kitabı çantama yerleştirmeden hiç bir yolculuğa çıkamam demiştim. Bu yaz da öyle oldu. Okumak; yazmak gibi yalnızlıkta daha bir serpilir. Hele bir de yelekin bir ağaç gölgesi bulma ihtimaliniz yüksekse…











