“LÜZUMSUZ MERHAMET!”
Ali Bulaç
Mutlaka basından izlemişsiniz: Aralık-2007’nin başlarında İzmir’in Seferhisar İlçesi’ne bağlı Sığacık ve Akarca kıyısı arasında içinde 85 kişinin bulunduğu mülteci teknesi battı. 2’si kadın 41 mülteci hayatını kaybetti. “Umuda yolculuk” adı verilen bir maceraya atılıp hayatını kaybedenler Filistinli, Somalili, Irak, Nijeryalı ve Moritanya uyrukluydu. Tabiatıyla başka ülkelerden, özellikle Afrika ve Asya kökenlilerden insanlar da sık sık aynı dramı yaşamaktadırlar.
Son zamanlarda bu tür haberleri daha çok duyar olduk. Neredeyse her hafta Yunanistan açıklarında balık istifi mülteci teknesi batıyor. Son beş yılda Türkiye üzerinden herhangi bir Batı ülkesine sığınmaya çalışıp yakalananların sayısı 310 bin kişi. Yakalananlar aylarca belli merkezlerde tutuluyor, kötü şartlarda bekletildikten sonra ülkelerine iade ediliyor. Ölüm ve yakalanma riskine rağmen yine de belli bölgelerden ve ülkelerden binlerce insan Avrupa’ya kapak atmanın yollarını aramaktan vazgeçmiyor. Eğer köklü ve kalıcı tedbirler alınmayacak olursa, önümüzdeki dönemde benzer olaylara daha çok tanık olacağız.
Bundan 30 sene önce bugünkü trajedilerin yaşanacağını bazı bilim adamları haber vermişti. Daha 1980’lerde yapılan bir hesaba göre, çeşitli sebepler dolayısıyla ve zaman içinde her sene Güney’den ve Doğu’dan Batı’ya ve Kuzey’e 75 milyon kişi göç etme teşebbüsünde bulunacaktı. Tabii ki bunların teşebbüslerinde başarılı olacakları beklenmiyordu. Fakat teşebbüslerin arkası kesilmeyecek ve her seferinde İzmir-Seferhisar’da yaşanan trajedinin benzerleri yaşanacaktır.
Göç veya iltica kadim bir beşeri olgu olmakla beraber, küreselleşmeye paralel olarak yeni bir şekil kazanmış bulunmaktadır. Bu konu ilk gündeme geldiğinde bilim adamları en önemli sebebin “ekolojik felaketler” olacağını söylüyorlardı. Bugün bu kısmen doğrulanıyor, özellikle Bengladeş’te meydana gelen büyük sel felaketleri milyonlarca insanın yerinden olmasına yol açıyor. Ancak sorunun salt ekolojik felaketlerden kaynaklanmadığı muhakkak. Buna nükleer denemelerin yer kabuğunun derinliklerinde tetiklediği depremler –ki elbette depremler de sel felaketleri gibi doğal afetlerdir-, bölgesel savaşlar, iç çatışmalar, askeri işgaller, baskı rejimleri ve bir türlü sona ermeyen açlık tehlikesi ve kitlesel yoksullukları da ilave etmek gerekmektedir.
Batılı ülkeler, sınırlarını mültecilere karşı azami tedbirleri alarak korumaya çalışıyorlar. Bu konuda da son derece acımasız ve katı davranıyorlar. AB üyelik sürecinde Türkiye’den talep edilen önemli tedbirlerden biri sınırlarını mültecilere karşı sıkı korumasıdır. Bir bakıma Avrupa, Türkiye’yi bir “tampon ülke” olarak kullanmak istemektedir. İnsani değerler, temel insan haklar gibi konular ise mülteciler için söz konusu edilmiyor, hatta asgari seviyede insani acıma ve merhamet duygularına bile yer verilmiyor. Kısaca Batı ne refahını paylaşmak istiyor ne de yoksulların gelmesini.
Batı’nın bu konuda çok acımasız olduğunu 2006 yılında yaşanan büyük bir trajediyle adeta belgelenmişti: Hatırlanacağı üzere Bahama bandıralı bir turistik gemi Sisam adası açıklarında Somalili ve Moritanyalı 22 kişiyi boğulmak üzereyken kurtarmıştı. Uluslar arası anlaşmalara göre bunları herhangi bir ülke kabul etmediğinden onları tekrar denizin ortasında kaderleriyle baş başa bıraktılar, üstelik gemi gezi programını geciktirdiği için yolcuların tazminat talebiyle karşılaştı ve kaptan görevinden alınmak suretiyle cezalandırılmış oldu. Kaptanı işinden eden suç, boğulmak üzere olan 22 insan evladına (22 Ademoğlu) gösterdiği “lüzumsuz merhamet” idi. (Leyla İpekçi, Zaman, 12 Aralık 2007.)
Bu olay insanlığın geldiği nokta hakkında bize bir fikir vermeye yetiyor. Kendi refah adacıklarında başkalarına karşı herhangi bir sorumluluk duymayan zenginler –ki bunlar genellikle Kuzey-Batı’da toplanmış bulunuyorlar-, bu insanlık dramıyla kendi refahları ve dünyada kurdukları düzen arasında herhangi bir illiyet bağı kurmuyorlar. Ama Filistin, Irak ve Afganistan’da insanları mülteci olmaya sürükleyen asıl sebebin binlerce sene kendi yurtlarında onurlarıyla yaşayan insanların bir anda yerlerinden edilmeleri olduğunu unutuyorlar. Bu insanlar eğer işgale uğramasaydı, ülkeleri savaş alanına çevrilmeseydi bu hallere düşmeyecekti. Bunlara kısaca “işgal veya savaş mağdurları” diyebiliriz. Daha öncesinden yüzyıllarca süren sömürgeciliği, emperyalist yağma düzenini ve bugün “küreselleşme” olarak kılık değiştirmiş vaziyette karşımıza çıkan vahşi kapitalizmin yeryüzü ölçeğinde yol açtığı yıkıcılığı eklemek gerekir.











