Tahlil Atölyesi
Kibrit Kutusu ve Termometre?
“BABAMIN BAVULU”NDAN ÇIKANLAR
BANA BİR MASAL ANLAT BABA
   Uygulama Atölyesii
SON VEDA
   Yazarlik Okulu
YAZARLIK OKULU 2007 TAKVİMİ
YAZARLIK OKULU NEDİR?
YAZARLIK OKULU 2006
YAZARLIK OKULU VE YAZAR OLMAK

Şehirlerin Dili

Yazarlar

Şeref Yılmaz
 
Bu yazı, şehirle ilgili olduğu için kırlardan bayırlardan ve köy hayatının sadeliklerinden söz etmeyecek; sıladan değil gurbetten söz edecek…
Bizde şehir, daha çok gurbettir; köy de sıla… Şehrin büyük bir kısmını sıladan gurbete gelenler, yani köylüler oluşturur.
Şehir, yapısı itibariyle medenileşmeyi zorunlu kılar. Zaten, “şehir” ve “medeniyet” kavramları birbirini tamamlar. “Yesrip” denilen belde, Allah Resulü’nün hicretinden sonra “Medine” adını almıştır. Bu isim “medeniyet” kelimesiyle aynı kökten gelir. İngilizcedeki “civilation” kelimesi de aynı manayı içerir. “Civilation” kelimesi, “medeniyet” anlamına geldiği gibi “sivilleşme” anlamına da gelir. “Sivil” dediğimiz kelimenin de aslı zaten buraya dayanır. Öyleyse “sivil” olma hâli, “medeni” olmakla yakından ilgili… Ya da şöyle mi demeliyiz: Medeniyet, sivil hayatta “neşet” eder.
Şehirlerin dili vardır. Bu dili anlamak için o şehri kuran medeniyeti tanımak şarttır. Bu “zorunluluk”, tarihî şehirlerde kendini daha da öne çıkarır. Her şehir, doğduğu medeniyetin türküsünü söyler. Medeniyetler de doğurduğu şehre, kendi boyasını çalar. Köy olarak kalmış bir medeniyeti, tarih henüz kaydetmemiştir. Çünkü medeniyet demek, şehir demektir. Öğrendiklerimizi kendimize mal edip davranış hâline dönüştürebilmek şeklinde de tanımlayabileceğimiz kültür, ancak örf ve inançların potasında yoğrularak medeniyeti meydana getirebilir. Bu değişim ve dönüşümün muhtevasında kitap, kütüphane, yazma, okuma, mektep medrese ve tekkeye kadar birçok sacayağı vardır. Medeniyetler nerede “neşet” ederse orası şehir olur.
Şehirlerin her ülkede kuruluş şekli farklıdır. Bu da yine medeniyetle ilgilidir. Bizim şehirlerimizin, hatta köylerimizin bile merkezinde cami vardır. Yollar hep camiye çıkar. Cami, merkez kabul edilir. Yaşarken günde beş kez oraya gelinir, bu fani hayata veda ederken yine son kez oraya uğranır. Cami, hayatın da ölümün de uğrak yeridir.
Bizim şehirlerimizde, çıkmayan sokaklar vardır. Bu sokaklara ana caddelerde değil mahalle aralarında rastlanır. Aile mahremiyetimizin bir tür yansıması olan bu “çıkmaz sokaklar” da medeniyetimize dair çizgilerden biridir.  Sadece bu sokaklar, evlerin birer parçasıdır ve sadece bu sokaklarda aileler dışarıda oturabilirler.
Şehirlerin başı var bir de… Başşehir/başkent… İdarenin, tahtın, tacın merkezi; ayağı… Onun için “payitaht” denilmiş olmalı… Tahtın ayağı nerede ise şehrin başı orasıdır. Hükümet nerede icraat yapıyorsa başkent orasıdır. Başkentlerin bir kapısı tarihe, diğer kapısı geleceğe açılır. Eski başkentler, yıllar geçse de yine başkenttir. Tanpınar’ın ifadesiyle; “Bir başkent daima başkenttir.” Kaderin onlara biçtiği bir rol olduğuna inandım öteden beri… Her başkentin tarihe müzelik yapmak gibi bir görevi var sanki… Geçmişi geleceğe taşımak gibi bir bakıma… Zorlu mücadelelere şahit olsalar da mahrumiyet bilmezler… Bir başkent, kendini her zaman merkeze koyar ve merkezde görmek ister.
Şehirlerin de ruhu olduğunu kabul etmeliyiz. O ruh, bütün bir medeniyeti barındırır. Evliya Çelebi: “Bursa, ruhaniyetli bir şehirdir.” der. Özellikle başkentlerde bu ruh sürekli hareketlidir. Bizim şehirlerimize ruh veren, biraz da türbelerdir. Çünkü türbeler, bizim medeniyetimizi oluşturan esaslı bir unsurdur. Bizler, ölülerin “siyanet” elinin, diriler üzerinde sürekli dolaştığına inanan bir medeniyetin çocuklarıyız. Şehirlerimize hayat veren ruh, dirilerden çok ölülere aittir. Tarihî şehirlerimizin bugünkü durumuna bakanlar bunu çok daha iyi anlarlar. Başkentlere ya da şehzade şehirlerine hâkim olan ruh, üzerinde yaşayanlara ait değildir. Şehir statüsüne yeni kavuşmuş yerlerde nasıl bir ruh var? Daha doğrusu ruh var mı? Şehirlerimizin bugünkü en önemli meselesi bence budur. Şehirlerimizdeki ruhsuzluk; mimariden, çevre düzenlemesine kadar her şeyi olumsuz etkiliyor. Günümüz insanının bir hedefi, gayesi, ideali ve inancı olmalı ki şehirlerimiz ruh kazanabilsin. Şehirler, insanlarla ruh kazanır. Üzerinde yaşayanların olmadığı şehirler ölüdür.
Başkaları için yaşama düşüncesini unutalıdan beri, sanki şehirlerimiz çarpık bir yapılaşmaya mahkûm oldu. Kutu kadar kaçak mekânlar inşa edebilmek için kimlerin hakkına tecavüz etmiyoruz ki! Kaçak yapılar neyin ifadesi? “Diğergamlık” düşüncesinin mi, inancın mı yoksa imanın mı? Hayır! Sadece ruhsuzluğun ve köksüzlüğün işareti olan kaçak ve çarpık mimari, gelecek nesillere de hayat hakkı tanımayacak kadar arsızlaştığımızı ve duyarsızlaştığımızı gösteriyor.
İnanç, iman, düşünce ve duygular; şehirlerimize birer “rayiha” gibi siner. Şehirlerin mimarisinden çevre düzenlemesine kadar karşılaştığımız sıkıntılar, hep bu ruhun yansımasıdır. Unutmayalım her şehir; “tecessüm” etmiş bir ruhtur.

1 Yorum var

  1. Gönderen Gülay ÇİL Tarih Şubat 24th, 2008

    Evet, Kastamonu’ya ve Bursa’ya her girdiğimizde içli bir “selam!” alırız sayın Hocam…
    Yeter ki gezelim ve şehirlerin dilini okuyalım.. Kaleminize sağlık…
    selamla

Posting your comment.

Yorum Yap

    Yazarlar

      Harun Tokak
      Issık göl şehidi
      Ali Bulaç
      "LÜZUMSUZ MERHAMET!"
      Sadık Yalsızuçanlar
      Hz. Mevlana’yı Okumak
      Berat Demirci
      "TO BE"
      Dr. Selma Karışman
      ŞİİRİMİZ VE BİZ -1-
      Mahmut Nefise
      TAİFE-İ SANATKÂR
      Şeref Yılmaz
      Şehirlerin Dili
      Hüseyin Bargan
      RAFLARDAKİ EKSİK KİTAPLAR
      Münir Arıkan
      Kurumsal Gıybet
      Talat Ordu
      MEVLANA, OĞUZ ATAY, FAZIL SAY?
      Niyazi Sanlı
      SON CÜMLE

      Arsiv

      • Mart 2008
      • Şubat 2008
      • Ocak 2008
      • Kasım 2007
      • Ekim 2007
      • Eylül 2007

_blank

  •