Onu tanıdığımda ona inanamadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı, bence "cabotin"di.(Kötü bir oyuncu)Bu, kötü aktör rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabi faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat 35 sene geçti" bu gün" gelmedi.
35 sene onun yanından her çıkışımda kendime hep bu suali sordum. Bu tevazu kendi kendini inkar derecesine nasıl çıkıyordu.
Mahrumiyetten yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün nasıl onun lehine bir gün oluyordu. Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu? Ve bir san'at kadar güzel olan bu kendini hiçe sayması bir taraftan da bir san'at kadar nasıl çirkin değildi?
Onda bütünlük vardı. Histeri haline gelen kininde de evlatlık, babalık, kardeşlik, kuvvetini alan dostluğunda da bir bütünlük vardı.
Dostunu, "sevmek " kelimesinin noksansız özellikleriyle ile seviyordu. Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile o, sevebiliyordu.
Dostunun aleyhinde bulunana karşı bazen onu müdafaa etmek faziletinden bile mahrum görünmeye katlanıyordu. Müdafaa edipte karşısındakinin aleyhtarlığını arttırmamak için.
Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı ona emanet edebilirdiniz.
Caddelerden, nutuklardan, düğünlerden bir kelime ile şehirden kaçan adamdı. Bir nevi tenhalığı vardı ki; bilmem nasıl anlatayım, kendi tahtelarzının (cehennem)karanlığında yaşaması demekti. Sokak hilekârdı, izdiham yalancıydı, şehir münafıktı.
Sokakta bedbahttı, her insanda şahsından bir parça bırakacakmış gibi evine kaçışı vardı.
Kendinden memnun değildi. İnsanların kendi kıymetleri hakkındaki tereddütleri güzel şeydir. Akif de bu türlü güzeldi. Fakat kanaatlerinde öyle kat'i idi ki kanaatine itimadı nefsine itimadına benziyor, sükûtuna doluyor, gözlerinde duruyordu. Akif o zaman güzel değildi. Ve o zaman Akif'in yanındaysanız onun fikrinde olduğunuzu unutmayacaktınız; Bu teneffüsü güçleştiren bir havaydı. Hava değil taş. Bu taşın içine bir dostluk giremezdi. Zaten böyle bir dostluk insan için bir nevi hakaretti. Hâlbuki onun dostları vardı ve onun yanında hepsi muazzezdi. Bu durumun izahı vardır. Akif'in sevdikleri o kadar az, sevgisi o kadar çoktu ki bu muhabbetin birkaç kişiye inhisar etmesinden dostlarının aldığı gurur; onun kendi kanaatini dostunun paylaşmak istemesinden çıkan sevimsiz mecburiyetin tatsızlığını azaltıyordu. Sonra dostlarına karşı daima onlardan fazla dosttu. Haksızlık etmektense edilmeyi seviyordu. Bu mazlumiyet onun feragatini hudutlarını genişletiyordu. Bu genişleyen feragat içinde dostları rahatlık duyuyordu.
Sonra, onun kanaatlerini kabul etmemek imkânı da vardı, Yalnız tarzını bilmek şartıyla.
Bir gün ona dedim ki:"Hıristiyanlığın büyük inkârcıları Katolik medreselerden yetiştiği gibi sen de bu Şark kültürünle Müslümanlığın kuvvetli bir reybisi(şüpheci) olabilirsin. Büyük nazmınla şüphe şairi olsaydın, bu günkü nesil seni başında taşırdı."
O, acı acı güldü.
Hayır değiştim sanma, dedim, biliyorsun ki ben mutekidim.(imanlı) Ancak sana bazı şeyler soracağım:
"Hayatı dinle ayar etmek doğru mu? Her hadiseye dini bir kulp takıp olayları ona göre yorumlamak doğru mu? Hadiseler binbir amilin ucundan darmadağınık akarken bizim çizdiğimiz cetvelden akmıyor diye bu tufana öfkelenmek doğru mu?
O halde dedi:"Hayatın hadiseleri dediğimiz tufanı dinsizlik denen tek mihverin üstünde döndürmek doğru mu?"
Birçoklarının, "Akif tahammül etmez." dediği münakaşalar aramızda çok oluyordu.
Yine bir gün ona dedim ki:"Sen şiirlerinde ferdin ve cemiyetin felaketini bir nevi kefaret haline sokuyorsun. Dinin bir ceza kanunu olması sevimsizdir. Korkunç din güzel değildir. Dini münhasıran "emirler ve nehiyler(yasak)" kitabı haline koyarsak o zaman din bir gökyüzü vak'ası olmaktan çıkmaz mı?
Güldü, sonra her zamanki samimi yüzüyle:"Beni yanlış anlıyorsun, ben okuduğum şeyler arasında en çok Spinoza'nın bir sözünü sevdim. "Saadet, faziletin mükâfatı değildir, faziletin bizzat kendisidir." Bu sözün ardından "Felaket suçun cezası değil, suçun bizzat kendisidir." Sonucunu çıkarıyordu.
Yine bir gün ona şimdi ismini hatırlayamadığım bir Batılı şairin sözünü hatırlattım. Ve dedim ki:" Bir sanat adamı ahlaksızlığa bir uyumsuzluk, bir biçimsizlik olarak bakmalıdır. Yani ahlaksızlık, bir şair için kâinatın, yaratılışın ahengine tecavüz, bir musikisizlik, bir ses pürüzü, bir nağmeler tenafürü(karmaşa) olmalıdır. Yaratılışın evrensel bir ölçüsü, ahengi adeta aruzu vardır, kâinat kanunlarının akışındaki bir aruz... ahlaksızlık bunu bozan şeydir, sanatkar böyle düşünmelidir.
O bana:" Memleketimin maneviyatı yıkılırken bu kadar ince bir adam olamam."dedi. Ve acı acı gülerek ilave etti:"Kulunuzu mazur görün."
Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanda Allah korkusundandır.
Ben de" Demek ki Allah'sız ahlak yok, demek ki ahlaklı olmak için Allah'tan korkmak gerekir?
Mutlaka diye cevapladı. Ve ilave etti:
"Ben dindar olmasaydım gençliğimde feci bir adam olurdum." Dedi.
Ona:"Faziletine iftira ediyorsun, insanda iştahın ve şehvetin suçlarını önleyecek olan fazilet sadece Allah korkusundan çıkan fazilet değildir. İnsanda Allah'laşan fazilettir ki seni başkalarından ayırır. İnsan kendi kendisinden Allahtan korktuğu kadar korkmalıdır." Dedim.
O:"İnsanın kendisinden Allah kadar korkması için; Allah kadar büyük olması gerekir. Bu kadar büyük insan var mıdır?
Ben de:"Evet, şimdi birleştik. Demek ki kitap ahlakı yoktur, etin, toprağın, havanın ahlakı vardır."dedim.
Çok derinleştin dedi ve alayla güldü.
Akif'i yakından bilmeyenler onu din üzerine konuşmaya katlanamadığını sanırlar. Bunu bana bile çok söylüyorlardı. Bu itirazlarımı Akif'e karşı sırf onun münakaşaya tahammülünü görmenin zevkiyle yapıyorum.
(Mithat Cemal'in hatıratından alınmıştır.)