
Bana sorarsanız en saçma bilgi, kendi başına kullanılmak istenen "bilimsel bilgi"dir. Bilim adamları daha en başta ağızlarını açar açmaz şunu söylerler: "Bilimsel bilgi, mutlak doğru değildir. Yanlışlığı ispatlanana kadar bunu doğru kabul ediyoruz. Her an değişebilir bildiklerimiz." Ama bilimsel bilgiden de vazgeçmezler ve ona adeta taparlar.
Bütün hayatlarını bilimsel bilgi saçmalığının üzerine kurarlar. Hatta bu bilgi ve sistem üzerine kurdukları hipotez ve teorilerle Yaratıcıyı inkâra kalkışırlar. Bilimsel bilgi kuru ve yavandır. Doğruluğu da kesin değildir. Doğru olma ihtimali yok mudur? Elbette vardır.
"Bilimsellik" dedikleri; salt ve saf akılla gerçeğe ve bilgiye ulaşmak gibi bir yolun içine girmektir ki bu düşünce, insanın yarısını, manevi boyutunu; kalbini, ruhunu, latifelerini, duygularını yok saymak anlamına gelir. Çünkü sadece akılla gerçeğe ulaşılamaz. Akıl, bu yolda çoğu zaman tökezlemiştir. İnsanın sezgileri, ilhamları vardır. Onlar da insanı hakikate götürebilir.
Akıl, kalp ve ruh birliği; insanı hakikate taşır.
Şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki; bilimsel gelişmelerin temelinde, araştırmak, çalışmak, deney yapmak gibi maddi çalışmaların yanı sıra, bu çalışmaların daveti ve zemin hazırlamasıyla gelen ve Allah'ın bir lütfu olan ilhamı hiçbir zaman göz ardı edemeyiz. İcatların ve keşiflerin büyük çoğunluğu ilhamla yapılmıştır. Burada sözünü ettiğimiz kuru bir ilham değildir. Çalışma ve gayret sonucu gelen ilhamdan söz ediyorum. Bazı bilim adamlarının icatlarını rüyalarında yaptığı da bilinen bir gerçektir.
Yukarıda zikrettiğim hususlar nedeniyle bilime ve bilimsel gelişmelere karşı olduğum zannına kapılmayın. Benim karşı olduğum husus; salt ve saf akılla hakikate ulaşılacağını iddia eden kuru ve bilimsel bilgilere adeta tapan ve bunu da Allah'ı inkâr vesilesi yapan bilimsel adamlardır.
Bilimsel bilgi, her zaman yorumlanmaya muhtaçtır. İşte bu noktada inançların ve bakış açısının önemi ortaya çıkar. Bilimsel bilgi elde dildikten sonra devreye felsefe girer. Bilgelik ve hikmet nazarıyla bakmanın kıymeti girer araya. Eşya ve hadiselerin perde arkasını ve hakikatlerini keşfetme meselesi devreye girer. Bilgi tek olsa da yorumları insan sayısı kadar olabilir. Aynı bilgiyi farklı inançlara mensup insanlar farklı şekilde yorumlarlar ve farklı şekilde kullanırlar. İşte tam burası yazarlığın başladığı noktadır. Yazarlık objektif gerçekleri yazmak değil; tam tersine sübjektif gerçekleri yazmaktır. Gerçeklere kendi aynasından bakmak ve o ayna vasıtasıyla kendi gerçeğini okuyucuya ulaştırmaktır. Objektif gerçekler; akademisyenlerin işidir ki akademisyenleri hiçbir zaman yazar kabul edemeyiz.
Bilgi ve bilimsellikle yazar olunmaz. İyi insan hiç olunmaz. Bize bilgileri, bilgelik hamurunda yoğuran ve eşya ve hadiselerin arka planını gören, onlara hikmet nazarıyla bakabilen yazarlar lazımdır.
Hangi türde eser verirse versin; bilgi yazarın en değerli malzemelerindendir. Bilgi olmadan bilge olunmaz zira. Bilgilerini kendi bakış açısıyla yorumlayarak ve süzgecinden geçirerek süte çevirir ve okuyucuya takdim eder yazar. Elinde bilgi olmadan hiçbir şey yazamaz. Darb-ı meseldir ki; bilgi olmadan yorum olmaz.
Yazar kendini eserlerindeki bilgiyle ispat eder. Bir roman yazmak için on yıl hazırlık yapan yazarlar biliyoruz. Denemeler keza, yazarların bilgi bakımından rüştlerini ispatlayacağı yazı türüdür.
Yazar adayları bilmelidir ki; yazarlık bilgiye dayalı bir iştir. Bilgi olmadan yazarlık yapmak mümkün değildir. Bilgiye doyup, bilgiyle dolup onları doğru şekilde yorumlamak yazarlıktır. Bilmek yazarlık değil; bilgileri belli bir bakış açısına göre yorumlamak yazarlıktır.