İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerimizden birisi bilmek; [1] bilgiyi iktisab etmek ve yeri geldiğinde onu vicdanımızda dönüştürerek "iman" itikad haline getirmektir. Bu bilme ameliyesinin nasıl, ne kadar ve hangi kaynaklardan elde edilebileceği hususunun araştırılmasına felsefede epistemoloji adı verilmiştir.[2] Epistemoloji bilginin mahiyeti, sınırı, kaynağı ve doğruluğunun araştırıldığı bir saha olarak da tarif edilebilir. [3] Alparslan Açıkgenç bilgi edinme sürecinde insanın iç mekanizmasında oluşan "kesintisiz işlemler zinciri" olduğu gerçeğinden yola çıkarak epistemolojiyi "bilgi elde ederken bir insanın zihninde oluşan bilgisel süreci açıklayan umumi bir nazariye (kuram)" olarak tanımlar.[4]
Yukarıda temas ettiğimiz üzere epistemolojinin (bilgi teorisinin) ana konularından birisi bilginin kaynağı problemidir. Felsefede bilginin kaynağını araştıranlar esas aldıkları yöntemlere göre deneyci, akılcı, sezgici gibi sınıflara ayrılırlar. Ampirisist denilen deneyciler boş bir kâğıt olarak kabul ettikleri zihne bilgilerin deney, gözlem ve duyuların kullanımı neticesinde geldiğini kabul ederler.
Rasyonalistlere (akılcılar) göre aklın bir takım ilkeleri ve deney öncesi bir kısım bilgiler mevcuttur. İnsan bu ilkeleri keşfeder ya da akıl yürüterek bu ilkelerden yeni bilgiler elde eder. Bahsi geçen ilkeler "düşünüyorum, o halde varım" gibi kendisinden asla şüphe edilmeyen açık verilerdir. Bilginin kaynağı konusunda hem aklı hem de deneyi dikkate alan Kant'ın yaptığı analize de critisizme adı verilmiştir. Sezgicilere göre akıl ve deney dışındaki bir bilgi kaynağından bilgi elde edilebilir. Batı felsefe geleneğinde Bergson sezgiciliğin tipik bir temsilcisidir. Ona göre içinde "dil"in rol almadığı bir mutlak bilgi vardır. Kelimeler hakikat ile insan arasında girmiş bir sembollerdir. Bu yüzden eşyayı hakikatı ve bütünlüğü ile kavramak kelimelerle değil sezgiyle mümkündür. [5]
Gerek İslam felsefecileri gerekse kelam âlimleri bilginin vesileleri konusunda benzer düşünceler ileri sürmüşlerdir. Mâtürîdî, Nesefî, Teftâzânî, Sâbûnî gibi kelam âlimleri doğru bilginin sadece şu üç kaynaklar aracılığı ile alınabileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Selim hisler, sâdık haber ve akıl... [6]
Fethullah Gülen Hocaefendi bu üç vasıta hususunda "İslam'a göre ilmin sebepleri üçtür" diyerek şu tespitleri yapar:
1- Göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret olan, bizim "sağlam duyu organları" dediğimiz "havâss-ı selîme."
2- "Haber-i sâdık" sözcüğüyle ifade edeceğimiz doğru haber ki, o da kendi içinde ikiye ayrılır:
a. Yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayacak kadar çok sayıdaki bir cemaatin ihbârı mânâsına gelen "mütevâtir haber."
b. Allah tarafından gönderilen peygamberlerin mesajları mânâsına "haber-i rasûl."
3- İlmin üçüncü sebebi de akıldır. İster düşünülmeden hemen akılla bilinen bedihiyyât kabîlinden olsun, isterse düşünülerek ve istidlâl yoluyla ulaşılan bilgiler nev'inden olsun, bu kabîl ma'kûlâtın zâhirî sebebi akıldır.[7]
Hocaefendi başka bir yerde bu üç vasıtanın mahiyetini şöyle izah ediyor:
Bize göre, ilmin sebepleri üçtür: Birincisi, akl-ı selimdir. Akl-ı selim, bozulmamış, akledebilen akıl demektir. Ben buna "şartlanmamış akıl" da diyorum. Ayrı bir yaklaşımla Allah'ın sevmediği, istemediği şeyler gelip akla yerleşmekle aklın istikameti değişmemişse, işte bu akıl, selim veya sâlim akıldır. İkincisi, haber-i mütevâtirdir. Bunu az sonra arz etmeye çalışacağım. Üçüncüsü, havass-ı selîmedir. Yani insanî duyuların daha doğrusu havassın selametidir. Bu, el yordamıyla kavranılacak şeyler için elin sağlamlığı, gözle görülecek şeyler için gözün sağlam görmesi, kulakla duyulacak şeyler için de kulağın sağlam olması demektir. Yani dokunma, koku alma, tatma, duyma ve görme gibi beş duyu organının sağlamlığı da ilmin sebeplerinden biridir. Ancak her şeyi müşahedeye dayayanlar da ilmi sadece bunlara vermek suretiyle diğer esbab-ı ilmi görmezlikten gelmektedir.
Ayrıca yukarıda işaret edildiği gibi ilmin diğer bir sebebi de haber-i mütevâtirdir. Haber-i mütevâtir, yalan üzerine bir araya gelip ittifak etmeleri muhal bir cemaatin verdiği haber demektir.[8]
İslam dünyasında bilginin mahiyet, kaynak ve türü konusunda orijinal tespitler yapan âlimlerden birisi İmam Gazzâlî Hazretleridir. Onun tespitleri kendisinden sonra gelen kelam âlimleri tarafından da kabul edilmiş ve tekrarlanmıştır.
Batı felsefesinde "bilginin kaynağı" ifadesiyle anlatılan, bizim literatürümüzde "ilmin vesileleri/sebepleri" olarak bahsedilen tespitleri ayrı ayrı ele aldığımızda şu tablo ile karşılaşıyoruz:
HAVASS / DUYULAR
İmam Gazali bilgi vesilelerini "zahiri ve bâtıni idrak kuvveleri" başlığı altında ele alır. Zahiri kuvveler dokunma (lems), koklama (şemm), tatma (zevk), görme (basar), işitme (sem) olmak üzere beş tanedir.
Bâtıni idrak kuvveleri[9]ise Gazâlî' ye göre üçe ayrılmaktadır:
•1- Hiss-i Müşterek (sureti idrak eden kuvvet) ve Kuvve-i Vehmiyye (manayı idrak eden kuvvet).
Hiss-i müşterek iki gözde oluşan iki sureti, iki kulakta oluşan iki sesi ayrı ayrı değil de, anlamlı bir bütün halinde algılayan kuvvedir.
Algılanan bilgilerden sezgiye benzer bazı şeyler çıkarma vazifesini kuvve-i vehmiye yapar. Mesela koyun kurdun kendisine düşman olduğunu bilir. Ama bu bilgi normal algı mekanizması ile gerçekleşmez. Bunun gibi sevgi ve nefretin oluşmasında da bu kuvve iş başındadır.
•2- Kuvve-i Hafıza (sureti hıfzeden kuvvet) ve Kuvve-i Tahayyül (manayı hıfzeden kuvvet).
Hafıza kuvvesi bilgilerin depolanmasında vazife yapar. Bu sayede bilgiler kaybolmaz ve ihtiyaç duyulduğunda tekrar hatırlanarak kullanılır. Hatırlanan bilgilerin kullanılmasında ise kuvve-i zakire görev alır.
Tahayyül kuvvesi algılanan şeyleri terkib eder, tasnif eder, yerli yerince hafızada nereye koyulması gerekiyorsa oraya yerleştirir. İnsanın bazı zor işleri ve sanatları öğrenmesi, bu kuvve sayesinde mümkündür. Kuvve-i müfekkire hayalde oluşan şekli, birleştirme ve ayırma işini yapar.
•3- Kuvve-i mutasarrıfa (surette ve manada tasarruf eden kuvvet).171
Algılanan nesneler ortadan kaybolduktan sonra onlar zihnimizde silinmeyip imaj olarak aklımızda kalmaktadır. Gerçek sureti gördüğümüzde iç dünyamızdaki imaj da hatırlanır. [10]
AKIL
Arapça lügatlerde akıl "varlığın hakikatini kavrayan, maddi olmayan bir cevher" olarak tarif edilmiştir. Aynı zamanda akıl, maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç demektir. (Ragıb, Müfredat, s. 1032,1033)
İmam Gazzali aklın insanlar arasında dört manada kullanıldığını söyler. Bir manada akıl insanları hayvanlardan ayıran, insanın ilim ve sanatı öğrenme istidadına verilen addır.
Başka bir kullanımda insan benliğinde doğuştan olan genel doğrulara da akıl adı verilir. Bir insanın aynı anda birkaç yerde bulunamaması gibi...
Başka bir anlamda tecrübeyle elde edilen bilgilere de akıl adı verilir. Bu türden bilgileri çok olanlara akıllı denir.
Bir de akl-ı müstefad adını alan yüksek akıl vardır ki Gazzali'ye göre asıl akıllı vasfını hak eden insanlar bu akla sahip olanlardır. Akl-ı müstefad hadiselerin iç yüzünü ve hakikatini gören, şehvetin önüne geçmiş olan akıldır. Bu aklın gördüğü fonksiyon akıldan beklenen asıl neticedir.
Gazzâlî aklı bir havuza benzetir ve onun beslendiği iki kaynak vardır, der. Birinci kaynak harici âlemden duyular vasıtası ile gelen bilgiler; ikincisi ise enfüsi bir kayaktan gelen ve meleklerle irtibatlı olan bilgi türüdür. Bu bilgiler peygamberlere vahiy, velilere ise ilham olarak gelir. Gazzali'ye göre akıl istidlâl yoluyla bilinenlerden bilinmeyenin bilgisine ulaşma vazifesi yapar. Bu ameliyeye nüanslarına göre tefekkür, tedebbür, istinbat ve içtihat denir. [11]
HABER-İ MÜTEVATİR
Haber, en kolay, en zahmetsiz, en ucuz ve en kısa zamanda ulaşılacak bir bilgi kaynağıdır. Kelam bilginleri bilginin kaynaklarını sayarken, habere büyük bir önem verirler. Onların haberin bilgi kaynağı olabileceğine karşı çıkanlara karşı ciddi itirazlarda bulunmalarının nedeni, Kur'ani haberin yani vahyin, bilgi kaynaklarından sayılmasından dolayıdır.
Haber, sözlükte bir nesneyi gereği gibi bilmek için yoklayıp sınamak, bir şeyin iç yüzünden haberdar olmak manasına gelen hubr veya hıbre kökünden türemiş bir isimdir. Terim olarak ise, geçmişte meydana gelen veya gelecekte vuku bulacak bir olayı bildiren söz, mahiyeti itibariyle doğru veya yanlış olma ihtimali bulunan ifade ve duyularla algılanıp nakledilen söz şeklinde tanımlanmıştır. (İbn Manzur, Lisanu'lArab, s.1091)
Kelam ilminde doğru haber vahiydir. Haberin doğruluğu haberi veren kişilerin sayısına değil bir konudaki bilgi açığını doldurması ve bir şüpheyi ortadan kaldırması önemli hususlardandır.
Taftezânî ve Sabûnî'ye göre doğru haber, iki kısımdır. Birincisi mütevatir haber, ikincisi ise, peygamberin haberidir. Mütevatir haber, bilgi değeri ve hükmü açısından zorunlu bilgi; peygamberin haberi ise kesin bilgi değeri ifade eder. Kelam âlimlerine göre mütevatir haber, yalan üzere anlaşmaları ve birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun tecrübesine veya aktarımına dayanır. Bir haberin mütevatir olarak kabul edilmesindeki ölçüt, haberi verenlerin sadece sayıca çokluğu değil, verilen haberin hiçbir şüpheye yer vermeksizin bilginin oluşmasına imkân sağlamasına bağlıdır.
Bir haberin mütevatir derecesine ulaşabilmesi için, onu nakleden habercilerin sayısı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Fakat mütevatirin, hadisçiler arasındaki tanımına dikkat edilecek olursa, belli bir sayının öne çıkmadığı görülür. Buna göre mütevatir, başta sahabe olmak üzere, bütün nesiller boyunca, yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan sayısı belirsiz bir topluluğun kendilerine gelen haberi aktarmalarıdır.[12]
Ayrıca haberin mütevatir sayılması için bazı şartları taşıması gerektiği belirtilmiştir. Bunlar haberi ilk nakledenlerin duyularıyla algılaması, yalan söylemelerini gerektirecek bir durumun olmaması, aklın imkânsız bulduğu bir bilgi ihtiva etmemesi, yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayan bir ravi silsilesinden kesintisiz olarak gelmesi gibi şartları taşıması gerektiği belirtilmiştir. [13]
İmam Gazzali haber-i sadık kavramını kullanarak doğruluğuna inanmamızı gerektirecek yedi tür sadık haber olduğunu söylemiştir. Bunları şöyle sıralamıştır:
VAHİY
Kelime olarak "herhangi bir meseleyi hızlı ve gizlice bildirmeyi kapsayan haber verme, acele ve çabuk olmak, emretmek, birine konuşmak, anlayış, idrak, başkasına ilka edilen kelam, Allah'ın kalbe ilkası, gizli olarak iki kişinin birbirleriyle söyleşmesi, katibin bir şeyi yazması, kitabet ve yazı yazmak" (Lisan'ül Arab) manalarına gelen vahiy, hızlı biçimde ve gizlilik içerisinde birtakım bilgilerin çeşitli kanallar aracılığıyla muhataba aktarılması işlemi olup Allah'ın kullarından seçmiş olduğu kimselere, insanın alışık olduğu tarzın dışında gizli bir yolla onlara bildirmeyi istediği şeyleri haber vermesidir.
Vahiy, yaratıcının peygamberine vahyederek bildirdiği ve kalbine yerleştirdiği, peygamberin de onu anlayıp metne aktardığı ilahi bir kelamdır.
Vahyin aracısının adı, Cebrail olan bir melektir. Allah u Teala hüküm bildiren ve insanlara yol gösterici niteliği olan vahyini Cebrail melek aracılığıyla peygamberine vahyetmiştir.
Taftezânî'ye göre Haber-i Rasul ile sabit olan ilim, kesinlik ve değişmezlik yönünden mahsusat, müşehedat, bedihiyyat ve mütevatirat gibi zorunlu şekilde sabit olan bilgiler gibidir.[15]
Burada bilgi vesilesi olarak keşif[16] ve ilham da ele alınabilir. Kelamcılarca ferdi bağlayan bilgiler olarak nitelenen keşif ve ilhamın İmam Gazzali, İmam Rabbânî, İbn Arabî gibi tahkik ehli mutasavvıflarca[17] önemli bilgi sebepleri arasında görülür. Mesela İmam Gazzâlî Hazretlerine göre zaruri olmadığı halde bazı bilgiler kalpte farklı şekillerde meydana gelir. Bazen bu bilginin nereden kalbe geldiği bilinemez Bazen de istidad ve öğrenme yoluyla kalbe gelir. Delil olmaksızın ve herhangi bir çaba sarf etmeksizin meydana gelen bilgiye ilham denir. Delil ile elde edilen ilme de itibar ve istibsar denilir. Öğrenmeden ve çaba sarf etmeden oluşan bilgi iki kısımdır. Birincisi; sebebi ve nereden geldiği bilinen bilgidir ki bu ilmi kalbe ilham eden meleği görmekle mümkündür. Bu peygamberlere hass bir durumdur. İkinci kısım bilgi ise; sebebi ve nereden geldiği bilinmeyen bilgidir. Bu bilgi türü velilere ve iyilere mahsustur.[18]
[1] Literatürümüzde bilgi yerine "ilim"," marifet", "malumat" kelimeleri de kullanılır. Lügatlerde bilgide kesinlik "yakîn" kelimesiyle anlatılırken, kişinin bilgi objesini bütün yönleriyle bilmesi "ihata", tam olarak kavraması "vukuf", tam olarak tanıması "marifet" kelimeleriyle karşılanmıştır. Bir konuda uzmanlık kazanma hadisesine ise "rüsûh" denmiştir.
[2] S. Hayri Bolay'a göre epistemoloji bilim felsefesi demektir. Bilginin mantıkî kaynağını, değerini, objektif kapsamını, geçerliliğini tespit etmeye tahsis edilen çeşitli ilimlerin elde ettikleri neticelerin kritik edilmesidir. İlimler üzerinde bir "reflexion"'dır. (Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yayınları, 5. Baskı, Ankara 1999, s.79-80)
[3] Abdülkadir Çüçen, "Bilgi Kuramına Giriş", Bilimnâme, Kayseri 2003, sayı:2, s.3
[4] Alparslan Açıkgenç, "Bilim Epistemolojisine Yeni Bir Yaklaşım", Bilimnâme, Kayseri 2003, sayı:2, s.53
[5] Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yayınları, Ankara 1996, s.44-49
[6] Azer Abdurrahmanov, Şerhu'l-Makâsıd Adlı Eserine Göre Teftâzânî'de Bilgi Teorisi, M.Ü. S.B.Ens., İlahiyat Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi
[7] M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2, "İlim", Nil Yayınları, İstanbul 2004, s.19 Aynı tasnif Fasıldan Fasıla-3 kitabının "İlim Düşüncesi" adlı bölümünde, Prizma-2 adlı kitabının Bilginin Kaynaklarına Dair (s.55-58) adlı bölümünde ve 30 Kasım 2007 tarihli Zaman Gazetesi'nin Kürsü sayfasında daha geniş yer almaktadır.
[8] Zaman Gazetesi, 30.11.2007, "Kürsü" Sayfası
[9] Kelam âlimlerinden Harputî Gazzali'nin tespitlerini kabul ederek tekrarlar ve aklın yardımcısı olarak beş duyudan başka iç mekanizmada yer alan beş iç duyuya yer verir. Bunlar müştereke, hayal, vehim, hafıza ve mutasarrıfadır. Ona göre görme işitme gibi dış duyulardan gelen algılar müşterekede toplanır. Hayal, nesnelere ortadan kaybolduğunda onları yeniden zihinde tasavvur eder. Vehim, duyu ihsaslarıyla doğrudan hissedilemeyen cüzi şeyleri üretir. Hafıza bütün bilgi, hayal ve ihsasları muhafaza eder. Mutasarrıfa ise bütün ihsas ve değerlendirmeleri kullanarak bilgi haline getirir. Harputi, Tenkihu'l Kelam, s.120-123'ten (Harun Çağlayan, Kelamda Bilgi Kaynakları, A. Ü. S.B.Ens., Temel İslam Bilimleri Kelam Anabilim Dalı, Doktora Tezi Ankara 2009)
[10] Fatih İbiş, Gazâlî'de İman-Bilgi İlişkisi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Kelam Bilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2006
[11] Fatih İbiş Agt.
[12] Suyuti, Tedribu'r Ravi, s.371
[13] Nesefi, Tabsıratu'l Edille, s.26; Bağdadi, Usul'id Din, s.12; Taftazani, Şerhu'l Akaid, s.110; Suyuti, Tedribu' rRavi, s.371'den Harun Çağlayan, Kelamda Bilgi Kaynakları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri (Kelam) Anabilim Dalı Yayınlanmamış Doktora Tezi Ankara, 2009
[14] Fatih İbiş, Agt.,
[15] Zerkani, Menahilu'lİrfan, 1/56; Suyuti, İtkan I/138, Taftazani, Şerhu'l Akaid, s.113; İzmirli, Yeni İlmi Kelam, s.34'den Harun Çağlayan, Agt.
[16] Keşif: Perdeyi kaldırmak ve kapalı olan bir şeyi açığa çıkarmak... zahir perdesinin ardındaki gaybî manalara ve gerçek olaylara muttali olmak... İlham: Feyz yoluyla insanın kalbine ilkâ edilen bilgi" (Ebu'l-Hasen el-Cürcânî, et-Ta'rifât, Beyrut 1995, s.34,184)
[17] İsmail Hakkı Bursevî kendi yazdıkları için bazen ilham, bazen lâyıh (kıvılcım gibi patlayan), bazen sâdır olmak, bazen ilka (kalbe atılan hitap), bazen sünuh (bilbedahe düşünmeden kalbe gelen mana), bazen vârid (ulaşan, erişen, akla gelen) kelimelerini kullanmıştır. (Mahmut Erol Kılıç, Sufi ve Şiir, İnsan yayınları, İstanbul 2004, s.62)
[18] İhyâu Ulumu'd-Din, (Çev: Ahmet Serdaroğlu) Bedir Yay. İstanbul, 1992, s.41,'den Nurullah Aydın, Bâkıllânî'de Bilgi Teorisi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Kelam Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van 2006