Talat ORDU
TARİF VE TARİH
Hikâye insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar dayanan bir edebi tür. Türk Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde Arapça “ha-ke-ye” kökünden türetildiği belirtilen “hikâye” ; “anlatma, destan, tarih, kıssa, masal, rivayet” kavramları ile akrabalığı var; bazen onların yerine de kullanılabiliyor. Arapçada “bir nesneye benzemek, fiilen yahut kavlen bir nesneyi taklit etmek, bir kimseden bir sözü nakletmek, eğlendirmek maksadıyla taklit, bir fiilin taklidi, bir metnin kopyasını çıkartmak” gibi anlamlar alabilen bir kelime.
Edebiyat terimleri sözlüğünde: “Hayâlde tasarlanan meraklı birtakım olayları anlatarak okuyanda heyecan veya zevk uyandıran ve çoğu ancak birkaç sayfa tutan yazı” [1] olarak tarifi yapılan hikâye, Fevziye Abdullah Tansel’e göre “en basit manasıyla “vak’a” demektir.
Batı’da türün ilk örnekleri olarak Giovanni Boccacio’nun (ö.1375) Decameron Hikâyeleri ve Geoffery Chaucer’in (ö.1400) Canterbury Hikâyeleri kitapları görülüyor. Edgar Allan Poe’nun 1840 yılında yayınlanmış olan Grotesk ve Arabesk Öyküler kitabı giriş-gelişme-sonuç şemasının uygulandığı ilk modern hikâye kabul edilmiş. Ülkemizde Batı tarzı ilk hikâye kitabı ise Emin Nihat’ın Müsâmeretnâmesi(1872) olarak belirlenmiş. [2]
Roman ile hikâyeyi karşılaştıran yazarlar, iki türün birbirine olan nispetini anlatırken kullandıkları benzetmelerde şu kelimeleri kullanmışlar:
“savaş sahnesi - düello sahnesi,”
“apartman - tek daire,”
“villa - tek kişilik oda,”
“maraton - yüz metre koşu,”
“dönüşü de olan uzun bir gezi - küçük bir tepeye tırmanış,”
Rauf Mutluay hikâyenin kendine has özelliklerini -biraz da romanla karşılaştırarak- şöyle tespit ediyor:
“Hikâye, olayların nedeni aramadan bir izlenimin etkisine yönelir. Roman, işlediği konuyu ister istemez bir sorun haline getirir.
Hikâye insan ve toplum yaşantısının en önemli, en etkili, en anlamlı “an”larına bakar. Roman, yoğun süreleri değerlendirirken bununla yetinmez; belli bir zaman akışı içinde izler olayları.
Hikâyeci etkilendiği olayı vurucu yoğunlukta anlatırken sözünü sınırlamak, kısa bir anlatımın gücünden yararlanmak ister. (…)
Hikâye her zaman biraz tekildir. Ya yaşayanın, ya anlatanın bilincinde oluşan bireysel bir izlenim olarak güç kazanır. …seçilmiş anların parça parça anlatımıdır.”[3]
Hikâyenin formu konusunda genelde Edgar Allan Poe’ya ait olan şu ifade kullanılıyor ki fonksiyonel bir tarif olduğu söylenebilir:
“Öykü bir tek okunuşta okunacak kısalıkta olmalı ve bir etki yapacak biçimde düzenlenmelidir.”
UNSURLAR
Anlatıcı ve Bakış Açısı
Hikâye üzerine düşünüp yazanlar, onun inandırıcılığının anlatıcının kişiliğine göre değiştiğini belirtiyorlar. Onlara göre hikâyede olay ile okur arasında hep bir kişinin (anlatıcı) bulunmaktadır; bu yüzden en etkili unsurun anlatıcıdır. Günümüzde anlatıcının ve buna bağlı olarak bakış açısının bir çok biçimlerde düzenlenebildiği görülmektedir. Bunun sebebi ise artık mektup, deneme, gazete haberi gibi birçok tarzın hikâye tekniğinde kullanılıyor olmasıdır.
Karakter
Reel hayatta her şey insanın etrafında döndüğü için karakter çok önemlidir. Hüzünlenen, neşelenen, zor durumda kalan özne insandır. Hikâyede karakter yazarın kendisi olabilir, anlatıcı olabilir, anlatıcının tanıdığı başka birisi olabilir…
Olay Örgüsü
Karakterin bir problemle karşı karşıya kalması ve bunu çözmek için verdiği uğraşa olay örgüsü denir. Olay örgüsü içinde “çatışma” ise vazgeçilmez bir unsurdur.
Mekân
Her olay bir mekânda geçer. Bazı hikâyelerde mekândan hiç bahsedilmeyebilir ya da çok belirgin olmayabilir. Bazı hikâyelerde etkiyi arttırmak için mekân, karakterlerin ruh durumuna göre sıkıcı, bunaltıcı olarak tasvir edilir. Ya da karakterin sıkıcı ruh durumuna bağlı olarak onun gözünden gördüğü gibi tasvir edilebilir. Kısacası hikâyede karakter, mekân ve olay örgüsü üçlüsü her türlü kompozisyon içinde farklı biçimlerde bir araya getirilebilir.
HİKÂYECİLERE GÖRE…
Hece Dergisi’nin Türk Öykücülüğü özel sayısında bazı hikâyecilerle yapılan röportajlar yer almakta. O bölümlerde yazarlar, uğraştıkların türün özellikleri, niçin ve nasıl hikâye yazdıklarına dair ilginç düşünceler ileri sürüyorlar [4] Bu yazı çerçevesinde onların bazı tespitlerini okumak, türün ne olduğunu ve nasıl yazıldığını anlamak açısından yarar sağlayabilir:
Rasim Özdenören: “Yazmayı, aktarmayı, başka hiçbir vasıta ile aktarmayı başaramayacağınız öyle bir şeyle karşı karşıya bulunuyorsunuz ki orada yalnızca bir tek şey kalıyor elinizde: öykü…”
Osman Çeviksoy: “İnsan olarak kimi zamanlarımızı daha bir derinden, daha bir yoğunlukla yaşarız. Karşı çıktığımız, kabullendiğimiz, gözyaşı döktüğümüz, kaçtığımız, sığındığımız,… mutluluktan uçtuğumuz … rutin yaşantımızın dışına çıkarak daha çok insanlaştığımız zamanlardır. Öykü türü insanı artılarıyla eksileriyle en yoğun olduğu zamanlarda yakalayıp yine yoğun bir anlatımla dar hacimde sunabilen bir türdür. İnsan gerçeğini yakalama ve yansıtma konusunda diğer türleri öykü kadar şanslı görmüyorum.”
Hüseyin Su: “Öyküyü hayatın bize yaptıklarına karşı bir misilleme olarak görüyorum. Hayata karşılık vermek... Öykü yazarken de hayata müdahale saikiyle hareket ediyoruz diye düşünüyorum. Doğru gitmediğini gördüğümüz, beğenmediğimiz durumlarda öykülemeye, yeniden düzenlemeye, düzeltmeye başvuruyoruz. Doğrularımıza, düşlerimize, düşüncelerimize göre yeniden kuruyoruz.”
Fatma K. Barbarosoğlu:“Hikâye bir idrak anıdır. Onu alelade bir olayken bir başkasının sözünde ve kaleminde hikâye mertebesine yükselten bu idrak anıdır. … Gördüğünüzü, anladığınızı, üstelik başkalarından daha çok gördüğünüzü ve daha iyi anladığınızı ispat etmek üzere yazarsınız.”
Ethem Baran: “Hayat karşımızda yazılmayı bekleyen öyküler toplamı olarak durmuyor mu zaten?”
Cihan Aktaş:“Öykü hayatın sizi çarpan ya da size çarpan ayrıntılarını, sahnelerini kaydetmeyi sağlayan bir yol. Eylül yağmurları başladığında kapıldığınız, kaybolduğunuz, yaşadığınız bütün sonbaharları ve bütün sonbahar yağmurlarını birbirine karıştıran o keskin duyguyu romanlaştırmayı değil de öyküleştirmeyi düşünürsünüz. … Sizi kapsamayan tarihe, yalnızlığa ve sahte sevinçlere, yapma güzelliklere karşı öykü ihtimaller koyuyor ortaya; dolayısıyla her şey başka türlü olabilirdi, başka türlü yaşanabilirdi diye düşünebilir insan.”
Necip Tosun: “Öyküde ritim, şiirsellik, dil yetkinliği ve çağrışım zenginliği kurmaya çalışıyorum. Bu öğelerin modern öykünün oldukça önemli vasıfları olduğunu sanıyorum. … Geçmişimle, bütün birikimle de bir tema yakınlığı içerisinde olmak istiyorum. …sonuçta yaptığım şeylerin hakikatle bir bağlantısı olsun istiyorum.”
Mustafa Kutlu: “Uzun zaman resimle, sonra sinemayla ilgilendim. Yazarken belki bu yüzden kişileri, yüzlerini, davranışlarını, çevrelerini, hareketleri görür gibi olurum. Renkler ve sesler her yanımı kaplar. Bunları görüntü dilinde güzel bir çerçeveye çekerim. Onu yazı diline aktarabilirsem hayli sevinirim. Çünkü bazen olmuyor. Zihnimde gözümün önünde uçuşan manzarayı yazıya dökemiyorum.”
Ayfer Tunç:“Öykülerimi çok uzun zamanda yazıyorum. Bir söz, bir his, bir durum, bir atmosfer, bir fikir, bir insan, bir kırıklık, bir olay; bütün bunlardan beni yazmaya itecek bir unsur yakaladığım zaman onu kurmaya başlıyorum. Yazacağım öyküyü uzun zaman kafamda taşıyorum. Ama kafamda yazdığımız zannettiğim şeyle gerçekte yazmış olduğum şey şimdiye kadar birbirini hiç tutmadı. … Bir gün bir arkadaşım sıradan bir apartmanın önünden geçerken bana şöyle demişti: Bu apartmanın kapıcısı var ya, sadece klasik müzik dinliyormuş. Adam konservatuarda hademeyken bir alışmış, artık başka müzik dinleyemiyormuş. Bu cümle yüzünden Alafranga İhtiyar’ı yazdım.”
Murat Yalçın: “Yazdıklarını yaşayan biri olarak okuyana da yaşatma arzusuyla yazarım. Bunun için her yolu denerim. Yazarken her türlü olur tepkisini gösteririm kendime ve sanıyorum bunu acımasızca yapıyorum.”
Hepsi birebir aynı şeyleri vurgulamış olmasalar da Fatma K. Barbarosoğlu’nun “idrak anı”, Cihan Aktaş’ın “hayatın çarpıcı yanları”, Osman Çeviksoy’un “hayatın daha derin ve yoğun yaşanan anları” olarak adlandırdığı durumu Tomris Uyar “aydınlanma anı” tabiri ile tarif eder.
Uyar’a göre hikâye (daha çok kısa hikâye) “bir vuruşta bir parıltı ortaya çıkaran, unutulmayan, okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan” bir vakadır. Bu durum “insanî bir gerçekliği en iyi açıklayabilen, bu gerçekliği genellemeye, yayılıp genişletmeye en elverişli bir durumdur yalnızca.”Hikâyede anlatım, aydınlanma anı çevresinde gelişir. Aydınlanma “bir “çakma,” bir “gerçekle yüz yüze geliştir.” Yazarın, okurun, hikâye kişisinin birdenbire bir gerçeği ayırt etmesi, bir çözüme varmasıdır.”[5]
Ben de kendi payıma, okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla bu etkileyici zaman dilimlerinin anlatılmasında en iyi tekniklerden birisinin “şaşırtma” olduğunu söyleyebilirim. Hafızamızı yokladığımızda en çok akılda kalanların şaşırtma tekniğinin uygulandığı hikâyeler olması bu düşüncemizi destekler.
Esasen yazarın anlatmadaki niyeti ve tezi belki yukarıdaki saydığımız unsurların hepsinden daha önemlidir. Çünkü bir hikâyenin niçin anlatılacağının belirlenmesi o hikâyenin kuruluşuna doğrudan etki edecektir. Bu da ayrı ele alınmayı bekleyen bir husustur.
[1] Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü, Hikâye maddesi, T.D.K. Yay., İstanbul, 1948, s.53’ten Necati Tonga, Hikâye’ye Terminolojik Bir Yaklaşım , Turkish Studies, Volume 3/1, Winter 2008
[2] Mustafa Nihat Özön, Türkçe’de Roman Önsözünden aktaran Feridun Andaç, “Öykü Derken”, Öykücünün Kitabı, Hazırlayan: Feridun Andaç, Varlık Yayınları, İstanbul,1999, s.13,14
[3] Rauf Mutluay, 100 Soruda Edebiyat Bilgileri, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1979, s.306,
[4] Hece Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Yıl:4, Sayı:46-47, Ekim Kasım 2000, s.240-265
[5] Tomris Uyar, “Hikâyede Yoğunluk”, Öykücünün Kitabı, Hazırlayan: Feridun Andaç, Varlık Yayınları, İstanbul, 1999, s.260,261
| Mükemmel | ![]() 14 (27%) |
| Hoş | ![]() 19 (37%) |
| Fena değil | ![]() 8 (15%) |
| Isınamadım | ![]() 5 (9%) |
| Kötü | ![]() 5 (9%) |
| Toplam oy: 46 | |