
İSTANBUL'UN SOKAK ÇALGICILARI
Mahmut Sami ŞİMŞEK
Sabah, erkenden hoş bir musiki ile uyandım.
Sokaktan geliyordu bu ses. Bir akordeon sesi. Sabahın serinliğinde ve
sessizliğinde dalga dalga yayılıyordu sokak aralarında. Bu güzel müzik sesiyle
uyanmak öyle hoş duygular vermişti ki, bir an kendimi rüyalar ülkesinde
hissettim. Hani çizgi filmlerde olur ya. Kırların, yeşilliklerin arasında
sevimli bir evde oturan prenses, hayvanların söyledikleri şarkı sesleriyle
uyanır. Tıpkı onun gibi.
Şaşırdım bir an. Gelin almaya geldiklerinde
veya atın üzerinde sünnet çocuğunu gezdirirken davul zurna sesi duyardık ara sıra.
Ve çok rahatsız olurdum doğrusu. Ama bu ses huzur doldurdu birden odama,
sokağıma, sabah sabah.
Yoksa yine filmlerde olduğu gibi, biri serenat
mı yapıyordu, aşkını mı ilân ediyordu akordeonla. Kalkıp pencereden baktım
dışarıya. Genç bir adam, elinde akordeon, yanında onun yaşlarında bir kadın ve
önlerinde bebek arabası. Yavaş yavaş ilerliyorlar, apartmanların önünde durup,
yukarılara, camlara bakıyorlardı. Kadın, pencerelerden atılan bozuklukları
yoldan topluyor, gelip geçenlere de el açıyordu. Genç adam camlara bakarak
çalmaya devam ediyordu...
Güne hoş bir başlangıç yapmıştım bu gün.
Sabahın serinliğine ve sessizliğine ne çok yakışıyordu akordeon sesi. Sokak
çalgıcılarına para vermek hiç âdetim olmadığı halde bunlara vermek geldi
içimden. Güzel bir musiki ile güne merhaba dememi sağlamışlardı ne de olsa. Bir
beşlik attım pencereden aşağıya. Ve kâğıt paraya mandalla küçük bir pusula da
iliştirmiştim. Şöyle yazdım kâğıda: " Her Pazar gelin lütfen. "

Bir de Taksim metrosundaki çalgıcıları
beğeniyorum. Aksaray metrosunda yok nedense. Ya da bana rastlamadı. Taksimde
her metroya bindiğimde, henüz turnikelere gelmeden, yürüyen şeridin köşesinde
her gün bir başkası gelir ve sanatını icra eder orada. İşine giden ya da evine
dönen bir yığın kalabalığın, kısa bir anlık da olsa hoş bir musiki fısıldar
kulağına. Gün ortasında keyif katar hızlı adımlarımıza. Kafası bin bir telâş
ile işine yetişmeye çalışan, ya da akşam yorgun argın evine dönerken, günün
bütün sıkıntısını ve ağırlığını yorgun omuzlarında taşırken, sıkılmış, bitmiş
bir anda, birden uzaklardan bir panflüt, bir ney sesi duymak... Daha metro
girişindeki merdivenlerden inerken, uzaktan uzağa gelmeye başlar gitarın ya da kemanın
sesi.

İzinli ve belli bir nöbet sistemi
uygulanan metro müzisyenliğinde, bir gün coşkulu bir şekilde gitarını çalan genç
bir rakçıya, başka bir gün de mahzun mahzun neyini üfleyen bir neyzene
rastlıyorsunuz. Önlerine açarak koydukları, çaldıkları müzik âletinin
çantasında hep bozukluklar var. Bu tabloyu ilk gördüğümde Amerika gelmişti
aklıma. TV de seyretmiştim sokak çalgıcılarını ve onlara bozuk para atanları.
Gerçi onlarda sadece müzisyenler değil, ressamlar da vardı aynı şekilde para
kazanan. Elinde boyalarıyla uygun bulduğu bir kaldırım taşına muhteşem
tablosunu yapıyor, resmi tamamlayana kadar herkes, boyaların kenarına bıraktığı
kutuya para atıyor, resim tamamlanınca da ressam kalkıp gidiyor, saatlerce
uğraşarak yaptığı tablosu, öylece kaldırımda kalakalıyordu. Sokak ressamı ise,
başka bir kaldırımda başka bir resim için tekrar kolları sıvıyordu. Bundan
başka sokak pantomimcileri, yüzünü elini boyayıp bir heykel gibi kımıldamadan
bekleyenler, neler neler. Fakat bizim konumuz sokak çalgıcıları.
Bir defasında yine TV de bir delikanlı görmüştüm.
Yine Amerika'da. Yanına koyduğu teypte müzik çalıyor, delikanlı da elinde
iplerini tuttuğu kukla iskelete dans ettiriyordu. O kadar da güzel oynuyordu ki
kukla iskelet. Hayran kalmıştım. Etrafına toplananlar, gösterinin nihayetinde
iskeleti alkışladılar. Fakat çok az para attılar. İskelet de ağladı bu duruma.
O ağlarken herkes gülüyordu. Sonra işe yaradı iskeletin ağlaması. Birden
artıverdi kutudaki bozuklukların sayısı. Az ilerde bir başka çalgıcı xelefon
çalıyordu. Bir başkası ise klarnet. Çok hoşuma gitmişti bu âdet. Bu sokak
çalgıcıları âdeti.

Sonra bu sevimli âdet TV aracılığıyla bize
de sıçradı. Ve metroda, İstiklâl Caddesi'nde, büyük cadde ve alışveriş
mekânlarında, meydanlarda, parklarda, sokaklarda her yerde görmeye başladık
sokak çalgıcılarını. Aslında çalgıcı yerine müzisyen demek, daha doğru olsa
gerek. Zira çok da güzel çalıyorlardı her birisi. Ve oldukça renkli manzaralar
oluşuyordu sokaklarda. Şarkı isteyenler, oynayanlar, ritim tutanlar, sözle
eşlik edenler, kameraya çekenler...
Bence bu âdet çok hoş. Devâm etmeli
ülkemizde. Zira hem yeni yeteneklere imkân sağlanmış oluyor, hem sokaklarımız
seyyar musiki ile şenleniyor, hem de dilenciler karşılıksız dilenmemiş oluyor.
Zira dilencilerin de artık bu yola başvurduklarına çok yerde şahit oldum.
Kadıköy İskelesi'nde bir yaşlı amca zurna
çalıyor. Nefesi yetmediği için arada bir durup soluklanıyor... Beyoğlu'nda gitar
çalmayı bilmeyen bir başka ihtiyar, ekmek parası kazanıyor... Taksim metrosunda
ney üfleyen bir neyzen... 4 Levent'te bir kemancı kız... Ve az ilerideki otobüs
durağının yanında flüt çalan bir çocuk... Müzisyeninden dilencisine herkes,
sanatını icra ediyor, elinden geleni sergiliyordu İstanbul sokaklarında.

Bazen yabancı sokak müzisyenleri de
çıkıyor karşınıza. Maritozzi-Bomboloni isimli İtalyan grup, bu işi
profesyonelce yapıyor doğrusu. Kıvırcık saçlı, kirli yüzlü flüt çalan kız ise
oldukça amatör. Hele yağmura rağmen çalmaya devam etmesi, müzik sevgisiyle dolu
olduğunu değil, çaresiz hâlde olduğunu gösteriyordu. Acıdım.
Sokak müzisyenlerinin en çok bulundukları
yer ise, Taksim İstiklâl Caddesi. Oda kule ile Meşrûtiyet Caddesi arasındaki
kısa pasajın akustiğinden yararlanmak için burayı daha çok tercih eden
müzisyenleri bazen gruplar hâlinde de görebiliyorsunuz. O kadar ilgi görüyorlar
ki bu sokak müzisyenleri, 10 Haziran 2007 Pazar akşamı, yine İstiklâl
Caddesi'nde bir akşamüstü, fasıl geçen Balkan Müzisyenleri'ni, Abdülhamid'in
tramvayı bile durup dinlemişti.
Bir hafta sonu İstiklâl Caddesi'nde
kitapçıları dolaşırken yine çok hoş bir müzik sesi geldi kulağıma. Kanun sesini
andırıyordu. Sesin geldiği yöne gittim. Oda kule'nin hemen önünde genç bir delikanlı
yere oturmuş çalıyordu bu garip müzik âletini. Etraftakilere sordum bilen
çıkmadı. Yarım saate yakın dinledim musiki faslını. Sonunda müzisyen
delikanlıya sordum, çaldığı müzik âletinin ismini, " Santur " dedi. O kadar da
güzel çalıyordu ki, hâlâ sesi kulaklarımda. Ayrıca çaldığı müziğini CD ye de
çekmiş, satıyordu bu kabiliyetli genç. Tıpkı konseri gibi, CD nin de belli bir
fiyatı yok. Gönlünüzden ne koparsa fiyatına satıyor.

Bir başka gün de Mecidiyeköy metrosunun o
tünel gibi upuzun girişinde bir şarkıcıya rastladım. Gitar çalıyordu ve "
Akdeniz Akşamları " nı söylüyordu. Sesi de güzeldi ve öyle de güzel söylüyordu
ki... TV de seyrettiğimiz birçok meşhur şarkıcıdan daha güzel. Durup dinledim
orada şarkıcıyı. Sonuna kadar. Bu şarkıyı bana sevdiren o metro şarkıcısı oldu.
Bir an bu tür kabiliyetleri iyi
değerlendiremediğimize üzüldüm. Fakat bu yeteneklerin sayısının artmasına da
sevindim. Para attım kutusuna. Ama bozuk para değil. Her gördüğümde böyle sokak
çalgıcılarını, muhakkak para vermeye çalışırım. Belki de kaybolmasınlar diye.
Zira sokak çalgıcıları, sokaklarda karşılaşacağımız en hoş şeylerden biri.
Amerika'da, Avrupa'da olduğunu gördükçe biz de niye yok diye üzülürdüm bir
zamanlar. Artık var. Kıymetini bilmek lâzım.
Lâkin bir de çevreye gürültü kirliliği
yaymaktan başka bir işe yaramayan âmâ çalgıcılar var ki, özellikle de
elektronik müzik âletleriyle ve oldukça yüksek sesle çaldıkları için
yanlarından bile geçmek istemiyorum. Müzik çalıyorlar değil de gürültü yapıyorlar
desek daha doğru olur herhalde. İnsanlar da sırf özel durumlarından dolayı
onlara merhamet ettiklerinden, katlanıyorlar sanırım bu sıkıntıya.
Bence destek olmalı sokak çalgıcılarına ve
bu geleneğin yaygınlaşmasına yardımcı olunmalı. Gürültü kirliliği yapanlara
değil, musiki faslı yapanlara. Tıpkı metroda olduğu gibi, bu işi hakkıyla
yapabilecek olanlara belli saatler ve belli usûl çerçevesinde izin verilmeli. Zira
sokağımızın da evimiz gibi bize âit olduğunu, benimsememiz gerektiğini hatırlatır
onlar.

Sokak çalgıcılığı çok ilginç bir kültür
aslında. Yurt dışında olduğu gibi bizde de yaygınlaşabilir. Eminönü meydanının
seyyar satıcılarından temizlenip de ressamlara devredilerek bir açık hava sanat
galerisi oluşturulması gibi, parklarımız, metrolarımız, sokaklarımız da bu tür
küçük çaplı konserlerle şenlenebilir. Bırakalım ressamların resimleriyle
renklensin, müzisyenlerin müzikleriyle şenlensin, evlerimiz, barklarımız,
sokaklarımız, parklarımız.