''Türkiye'de aydın denilen zümrenin büyük bir kesimi huzursuzdur'' der Mehmet Kaplan. Buna sebep olarak da doğrulukları ve yanlışlıkları iyi görmeleri, kendilerini layık gördükleri yüksek hayat standardını elde edememeleri ve aralarındaki ücret dağılımının eşit düzeyde olmaması olarak üç sebep sayar.(1969) Daha köklü bir arayışa gidildiğinde Türk aydını ve daha özelinde Türk edebiyatındaki huzursuzluğun daha derinlerdeki sebeplere dayandığı görülür. Bu huzursuzluk Huzur yazarının tesbitleriyle bir medeniyet değiştirmesinin Türk aydının iç dünyalarında estirdiği medeniyet buhranıdır.
19. Yüzyıla gelindiğinde ise gerek Avrupa'ya giden aydınlar, gerekse ülke içinde okuyan kesim, tıbbiye ve askeriye gibi yüksek okullarda pozitivist ve materyalist fikirlerin etkisine maruz kaldılar.
Tarihçi İlber Ortaylı niçin imparatorluğun en uzun yüzyılı adını verdiği konusundaki bir soruyu cevaplarken 19. Yüzyılı şöyle tasvir eder: Türk toplumu en sancılı dönemini geçirdi. Bütün yaşam biçimini, alıştığı teknik altyapıyı bir şekilde değiştirmekle kendini değişen dünyaya uydurmak mecburiyetindeydi.(1999) 19. Yüzyıl tamamen sancıdır. O dönem her şeyin çok büyük sancılarla değiştiği bir dönem. Sancının ortaya çıkmasıyla hızla değişmeye başlıyor ve tarih hızlanıyor aslında. Ama bu hızlı değişme insanları mutlu mu ediyor? Yok!''(1999)
Sosyolog Şerif Mardin Osmanlı Devleti'nde materyalist ve pozitivist etkileri uzun olarak ele aldığı kitabında, Osmanlı aydınının içinde bulunduğu durumun tasvirini yapar: Osmanlıların geçirdikleri kümülatif kültürel değişim din üzerinde daha belirsiz fakat güçlü bir etki oluşturmaktaydı. (...) Ahmet Mithat Efendi Natüralizmi denemekteydi... Hüseyin Cahit Yalçın 1896 yılında Osmanlıların böyle bir kültüre (Arap) ihtiyaçları olmadığını açıkça ilan etmekteydi... Baha Tevfik kardeşi Fikret ile birlikte materyalizmin önde gelen batılı savunucularının fikirlerini yaygınlaştırmak amacıyla bir yayın faaliyeti başlatmıştı. İslam'ı savunur görünen fakat İslami ilkelerin eninde sonunda tabiat yasalarının kabulüne çıktığını iddia eden Celal Nuri gibi kişiler de mevcuttu. Ziya Gökalp ise dua ve ibadetlerin Türkçeleştirilmesini savunuyordu) (216-231)
İşte bütün bu örnekler Osmanlı Devleti'nin son demlerinde bir medeniyet krizine tutulduğunu bize göstermektedir. Tanpınar, bu krizin kendi devrinde de devam ettiğine inanır ve bir edebiyatçı hassasiyetiyle kendi içinde de aynı krizi yaşayan aydınlardandır. 1951 yılında kaleme aldığı bir makalesine Tanzimat'tan beri bir ''zihniyet ve iç insan buhranının sürdüğünü'' bunun hayatımızdaki kopukluğu yönlendirdiğini söyleyerek giriş yapar. Buhranın esas sebebini de ''bir medeniyetten öbürüne geçmenin getirdiği ikilik'' olarak belirler. Şöyle devam eder: ''Daima içimizden ikiye bölünmüş olarak yaşadık. Bir kelime ile yaptığımızın çoğuna tam inanmadık. Çünkü bizim için bir başkası, başka türlüsü daima mevcuttu ve mevcuttur.''
Medeniyet değiştirmesinin etkisi topluma zaman da kaybettirir Tanpınar'a göre:
''Bir neslin halledeceği davaları nesilden nesle havale eden, en basit meseleleri bir türlü atlanamayan eşikler haline getiren, kendi hareketlerimizin neticelerini bize o kadar yabancı kılık altında gösteren, hülasa bize öz bir hayat yerine sırasına göre on, onbeş, yirmi yıl hatta bazen daha fazla süren tecrübe devreleri yaşatan hep bu medeniyet değiştirmesidir.''
Başka bir makalesinin başında şu tespitlerde bulunur: ''Bu günkü Türk ruhunun kendisini muasırı olduğu milletlerden ayıran bir hususiliği, onu çok ferdî bir talihin sahibi yapan bir trajedisi var. Bu iki büyük âlemin içimizde yaptığı mücadeledir. Bir yandan tarihî zaruretlerden kudret alan bir irade ile Garb'a gittik. Öbür yandan hakiki cevheri ile bizde konuşmaya başladığı zaman sesine kulaklarımızı kapatmak imkânsız olan bir mâzinin sahibiyiz.''
Günümüzde aynı probleme Orhan Pamuk da vurgu yapar: ''Benim en çok değer verdiğim gerçek aydınlarımızda -Yahya kemal'den Tanpınar'a, Oğuz Atay'dan Kemal Tahir'e, hatta yer yer Nazım Hikmet'e- temel sorun geçmiş kültürün terk edilmesi meselesidir. Bir yandan gözümüz Batı'nın harikalarıyla kamaşır, ama öte yandan da geçmiş kültürün güzelliklerinden de vazgeçemeyiz.(...) Önemli olan hangi kültürün neresini nasıl alacağımız formülü değil, medeniyet değişimleri karşısında acı çekmektir.'' (1999) Orhan Pamuk'un farkı Tanpınar gibi vaziyetten rahatsız olma hali yoktur. O bu ikilik mevzuunu edebi bir malzeme olarak görmektedir.
Bahsi geçen medeniyet buhranıyla sarsılmayan aydın hemen hemen yok gibidir bu yıllarda.. Yahya Kemal, Tanpınar gibi mazinin büyüklüğünü tanımış olanlar iç dünyalarında Batı ve Doğu düalitesini yaşamış, iki medeniyet arasında seçim yapmada zorlanmışlardır. Birer tereddüt insanı, Cemil Meriç'in ifadesiyle birer ''âraf'' insanı olarak yaşamışlardır. Fakat onlarda muhteşem bir maziden gelmenin verdiği bir güven ve gurur da vardır. Yahya Kemal dini hayat açısından serbest yaşamasına rağmen ''ezansız semt''lerden rahatsızlık duyabilmekte, ''medenîleştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören'' kişileri ''ebleh'' olarak nitelendirmektedir. (1922)
O büyük şairde bir hasret de vardır; milli ruhun şair, edip ve hatipler vasıtasıyla yeniden geri geleceği günlerin hasreti... Şöyle der:
"Artık Türk Milleti'nin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var, fakat biz son nesil bir sürü gibi, büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufunetten kurtaracak mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz". (1922)
Milli ruh köklerimizi tespit edip onları yeniden üretebilme dileğiyle...
Kaynaklar:
Beyatlı, Yahya Kemal. (1922) Seçmeler Kendi Gökkubbemiz'den Hazırlayan: Sefa Kaplan, İstanbul Yapı Kredi Yayınları 1994 s:286, (İlk Yayınlanışı: Ezansız Semtler, Tevhid-i Efkâr, 23 Nisan 1922)
Tanpınar, Ahmet Hamdi. (1934) Mücevherlerin Sırrı, Yapı Kredi Yayınları İstanbul 2002 s:34 (İlk yayın: Söyleşi Yeni Adam Nisan 1934, No: 17 s.8-9
Tanpınar, Ahmet Hamdi. (1943) Yaşadığım Gibi İstanbul Dergâh Yayınları Tarihsiz s: İlk Yayın: Asıl Kaynak, Ülkü 16 Nisan 1943 No:38
Tanpınar, Ahmet Hamdi. (1951) Yaşadığım Gibi Tarihsiz İstanbul Dergâh Yayınları s: İlk Yayın: Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan Cumhuriyet 2 Mart 1951 No:9546
Kaplan, Mehmet. (1969) Nesillerin Ruhu İstanbul, Dergâh Yayınları, s: 23,24
Meriç, Cemil. (1986) Cemil Meriç ile Mülâkat-Hayreddin Arslan, Türk Edebiyatı Sayı:166 s:13 İlk Yayın: Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı-1986, Türkiye Yazarlar Birliği, s.586-594
Mardin, Şerif (1992) İstanbul, Modern Türkiye'de Toplumsal Değişim-B. Said Nursi Olayı, İletişim Yayınları, s:55
Pamuk, Orhan. (1999) Öteki Renkler, İstanbul, İletişim Yayınları s:337-338 İlk Yayın: Roman Yazmak, Fatma Oran Cumhuriyet Kitap, 14 Ocak 1999
Ortaylı, İlber (1999) İlber Ortaylı İle Tarihin Sınırlarına Yolculuk Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk Kitapları, İstanbul 2001