SÖZÜN BAŞI, NAMENİN SERNAMESİ - HÜDAYİ CAN - Serinselvi.com

SÖZÜN BAŞI, NAMENİN SERNAMESİ

 

                                 

                                                          “Ey hâme eser senin değildir

                                                                           Ey şeb bu seher senin değildir"

                                                                                                       Galip Dede

                                                                                              Hüdayi CAN

1.Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk kahramanlarını mektuplarına çok güzel girişlerle başlatıyor. Mesela; “Sernâme-i nâme nâm-ı Subbûh” diyor bir yerde, bir yerde de “Sernâme-i nâme nâm-ı Yezdan”... Nâmenin sernâmesi, sözün başlangıcı tılsımlı bir asa gibi dokunduğu metni nurla yaldızlıyor. Bizim muhteşem mirasımızda hep böyle olmuş bu. Dün derste “Kutadgu Bilig”den bahsettik. Klasik edebiyatımızın bilinen ilk eseri, bütün daha sonrakiler gibi tevhitle, münacatla, naatla başlamış söze. Seleflerimizin her esere, her söze besmele, hamdele, salveleyle başlama geleneğini anlattım öğrencilere. Bunlar yeni öğrenciler. Bu yıl ilk defa derslerine giriyorum. Şimdilik ciddiyetle dinliyorlar. Her şeyi not etmeye çalışıyorlar.

Dersten çıktığımda eski bir öğrencim odamda beni bekliyordu. Lise sonda derslerine girmiştim. İstanbul’da okudu. Bir ara İstanbul’da yüksek lisansa başladığını duymuştum. Şimdi Amerika’ya gidiyormuş. Yıllar önce birlikte yaptığımız ilk dersi hatırlattı. Tamamen unutmuşum.

-          Yeni öğrencilerle tanıştık, ilk dersten çıkıyorum, dedim.

-          Yine söze gülle mi başladınız? dedi.

O yıl sınıfa girince, daha öğrencilerle tanışmadan, tahtaya Sezai Karakoç’un “Söze gülle başlayalım, atalara uyarak.” mısraını yazmıştım. Sonra da Sevinç Çokum’un Yağmur’un ilk sayısında çıkan o muhteşem yazısını okumuştum. “Güle Adanan Satırlar”ı. Tamamen unutmuşum. O yıl o sınıfla bence bereketli bir ders yılı geçirmiştik. Söze gülle başladığımız için miydi acaba? Bu yıl için o fırsatı kaçırdığıma üzüldüm. Yıllar önce yapılan bir dersten bahsedilmesi de ayrıca hüzünlendirdi beni. Yolun sonunu Allah bilir ama, en azından inişe geçtiğim duygusuna kapıldım.

 

2.

 

Kulağımıza okunan nâm-ı celîlle başlayan hayatımızda, her işe, her söze Onun adıyla başlamanın güzelliğinden ve öneminden bahsedecekken yaşlı insanlar gibi işi hatıralara döktüm yine.

Oysa bu konuda geçen gün aklıma gelenleri yazacaktım. Hüsn ü Aşk’tan bazı mısralar not etmiştim. Başka şeyler ararken o notları gördüm. O an için “Ey hâme eser senin değildir” mısraıyla “Sername-i nâme nâm-ı Subbûh” mısraı birbirinin açılımı gibi göründü bana.

Onun adıyla başlamak demek; kendini sıfırlamak, aczini fakrını görüp, Kadir u Rahim’e sığınmak, zatında değeri hiç olan varlığını onunla irtibatlandırıp değerler üstü değere taşımak demektir. Biz bu dersi çok okuruz. Her okuyuşta anlama ufkuna biraz daha yaklaştığımızı hissederiz. Ama adı üstünde ufuktur bu. Ulaşılmaz. Belki de onun için “onunla başlarız” değil “ona başlarız” denmiştir.

            Türkmencede ufka “gözyetim” deniyor. “Gözyetim” kelimesi de hoşuma giden, Türkçe metinlerde bir kaç kere kullandığım ve kullanmaya devam edeceğim kelimelerden. Vurgu bakılana değil de bakana yapılıyor. Herkesin, her yaşın, her anın “gözyetim”i farklıdır. Her göz kendince bir yere yeter. Göz her defasında başka bir yere yeter. Onun için o kutlu Söze her başladığımızda niçin Sername-i nâmenin nâm-ı Subbûh olması gerektiğini, “Ey şeb bu seher senin değildir”in ne demek olduğunu biraz daha iyi anlarız.

 

3.

 

            Uzun yıllar önce Arif Nihat’ın bir yazısında okumuştum. Mesnevi’nin “be” harfiyle başlamasındaki hikmetten bahsediyordu. Fatiha’nın “elif”le başladığını hatırlatarak, veli ilhamıyla yazılan ve manevî tefsir olan Mesnevi’nin “bişnev” (dinle) emriyle başlamasının, ilk harfinin “be” olmasının boş yere olmadığının altını çiziyordu. Bir de televizyon sohbetine rastladım geçen gün, sohbet eden üstatlar program boyunca “bişnev”in “be”sinden öteye geçemediler. Ne sırlar, ne sırlar konuştular. Arkadaşlarla konuşurken biraz o konudan bahsettim, “Acaba gerçekten o kadarını da kastetmiş midir?” dediler. Orasını bilemem. Söyleyene değil söyletene bakmak lazım. Zaten başka bir yere gelmek istiyorum bu girizgahla.

Bu “be” bahsi bana Risale-i Nur’un başında ilk üç cümlenin “be” harfiyle başladığını hatırlattı. “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim...”

            Bir hoş nükte daha var burada. İlk iki cümle haber cümlesi. Üçüncü cümleden itibaren bu iki cümlede verilen haber izah ediliyor. Bu izah bir bakıma birinci söz boyunca bir bakıma külliyat boyunca devam ediyor.

Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “oku”, Mesnevi “dinle” diyerek başlıyor, Nurların ilk emir kipi ise “bil”. Ve bu bil emri içe dönük bir emir. Muhatap nefis. Dinlemek de bir çeşit okumaktır. Kainatı dinlemek, kainat kitab-ı kebirini okumak değil mi; ve okuyan kendisi de diğer muhataplarıyla birlikte ve hepsinden önce dinlemez mi? Bu dinleme ve okuma bilmeyi, marifeti netice versin diye değil midir?

            Öyleyse, bil ey nefsim!

Çünkü, “Bismillah” her hayrın başıdır.

Onun içindir ki, biz dahi başta ona başlarız.

Sonra hamd, sonra salavat gelir.

Söze gülle başlarız atalara uyarak.

 

            4.

 

            Söze gülle başlamak, sırlar nakletmek doğunun şiarı olmuş. Eski hikayelerin girişleri de çok hoşuma gider. Bize “halk hikayesi” diye öğretmişlerdi. Türkmenler “destan” diyor. Modern Farsçada hikayeye de “dasitan” diyorlar bu arada.

Aşık Garip – Şahsenem, Varka – Gülşah veya Aslı ile Kerem...

Bütün bu destanlar  söze hemen hemen hiç değişmeyen şu girişle başlıyor. “Râviyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsâr andak rivayet kılurlar kim...” bazen de “nâkilân-ı âsâr” “nâkilân-ı esrâr”a dönüyor. Haberleri rivayet edenler ve eserleri nakledenler, yahut sırları nakledenler... Sonra “kadîm eyyâmlarda...” diye devam ediyor. Belirsiz ve perspektifsiz bir masal çağına götürüyor o eski râvîler insanı elinden tutup. Söze gülle başlanan, her harfe hikmet yüklenen zamanlara... Dedem Korkut’un gelip boy boyladığı, soy soyladığı, adı görklü Muhammet Mustafa sallallahü aleyhi veselleme salavat getirdiği, dünyanın gelimli gidimli, ahir sonu ölümlü bir mekan olduğunu her kahramana hatırlatıp durduğu zamanlara.

 

            5.

 

O rüya aydınlığından dünün sisli zamanına uyandı anlatıcılar. Bugünü yarın anlayacağız belki... Yarını ise aydınlık görüyoruz. Karanlık gece bu beyaz sabahı doğurdu. Oysa bilmiyorduk meşime-i şebden neler doğacak. Kalem siyah mürekkebe batıp çıktı ve kalbi titreten satırlar döküldü ucundan. Ne siyah mürekkepte bir keramet vardı oysa, ne “neyistan”dan koparılıp gelen bu kuru kamışta.

Mürekkebin şehitlerin kanıyla tartılmasına ve ağır basmasına sebep olan, Eğridir Gölü çevresine serpilmiş köylerde, ağızları tatlandıran ders baklavasına dönüşen “yazı mektubunda” o kara mürekkebi “siyah nur” haline getiren sır neydi?

            Namenin sernamesi, onun namıydı, o Sübhandı.

            “Bismihi Sübhanehû” diye başlardı o mektuplar...

            Ki, hâlâ öyle başlar, vesselâm.

           

 

 

                                                                          Ey şeb bu seher senin değildir”

                                                                                                       Galip Dede

                                                                                                                    

                                                                                                                   Hüdayi CAN

Alıntı linki:http://www.serinselvi.com/yazi/sozun-basi-namenin-sernamesi.html

Yazar: HÜDAYİ CAN
Yorumlar

Henüz bu yazıya yorum yapılmamış!

Yorum Yapın

İsim (gerekli)

E-posta (gizli kalacak ve gerekli)

Website (varsa)

Forum İstatistikleri
Toplam Üye Sayısı: 313
Toplam Mesaj Sayısı: 4947
Toplam Konu Sayısı: 1338
Toplam Kategori: 19
Toplam bölüm : 61
Anket
Ankete oy kullanabilmek için foruma üye girişi yapmış olmalısınız.
Serinselvi'nin yeni tasarım ve sistemini nasıl buldunuz?
Mükemmel - 14 (27%)
Hoş - 19 (37%)
Fena değil - 8 (15%)
Isınamadım - 5 (9%)
Kötü - 5 (9%)
Toplam oy: 46