SÜKUTÎ
Niyazi SANLI
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı!”
YUNUS EMRE
Söze başlamak istemiyorum aslında; kendimden uzaklaştığımı fark ediyorum ağzımdan çıkan her çakıltaşıyla.
Onun neden bu kadar huzurlu göründüğünü merak etmesem böyle bir işe yeltenmeyecektim açıkçası. Hep gülümsüyordu. Yüzünden huzur ve mutluluk saçıyordu çevresine. Neler hissettiğini her sorduğumda “Hocam, nasıl ifade edeyim? Bu; anlatılabilecek bir şey değil. Ben halimden haddinden fazla memnunun.” demesini başta aklım almamıştı ama tecrübelerim sonunda yerden göğe kadar haklı olduğu konusunda zerrece şüphem kalmadı.
Bizim Hümeyra’dan söz ediyorum. Küçükken felç geçirip hiç konuşamayan fakat hem kalbiyle hem de kulaklarıyla duyan kız. Yüzündeki tebessüm hiç eksik olmadı görüştüğümüz dört ay boyunca. Kendinde hiçbir eksiklik hissetmemesi bir yana, halinden sürekli memnuniyet izhar etmesi beni ziyadesiyle şaşırtıyordu. Bizler konuşamayan bu kızcağızı “engelli” görürken; o, tam tersine kendini üstün sayıyordu bizlerden.
Konuşmak, kendini anlatmak hususunda insanların bu kadar şehvetli davranması anlaşılır bir hal değil. Bunu anlamak için “söz orucu” tutmam gerekiyormuş demek ki…
***
“Zekeriyya: "Ey Rabbim, bana bir alamet ver!" dedi. Allah: "Alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlara söz söyleyememendir." buyurdu.” Meryem/10
***
Az yeme ve az uyuma hususunda bir nebze de olsa tecrübem vardı. Az konuşmanın insan üzerindeki tesirini idrak edebilmek ve Hümeyra’nın duygu ve düşünce dünyasına kısmen de olsa vâkıf olabilmek için niyet ettim söz orucu tutmaya…
Susmakla konuşmak; karanlık ve aydınlık gibi; arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi var ama birbirlerine Kafdağı kadar uzaklar.
Oruca başlayacağımı hane halkı akşam yemeğinde bir araya toplandığında ilan ettim. Hepsinin sorusu aynıydı: “Hiç mi konuşmayacaksın?” “Evet, iki hafta boyunca kum saati akarken ben susup ona şahitlik edeceğim…”
Gecenin sırlı yorganını üzerime çektiğimde zihnimi, kalbimi, aklımı ve ağzımı susmaya ikna etmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Nasıl bir duygu tecrübesi edineceğimi herkesten çok kendim merak ediyordum. Birkaç zaman evvel “söz orucu” tutacağımdan arkadaş meclislerinde de bahsetmiştim.
İlk gün; her söz gırtlağımda düğümlenip kaldı. Dilimin ucuna gelen her şeyi yutkundum. “Ah! Şimdi konuşuyor olmak vardı!” dedim hep. Dilim zincirlere vurulmuş gibi, bendini yarmak isteyen coşkun ve taşkın bir ırmak gibi; beni zorladıkça zorladı ilk gün.
Evimizde bir şenlik başladı desem abartmış olmam. Allah’ın emanetleri, sevgili kızlarım; işaret diliyle ne anlatmak istediğimi anlamak ve elbette ağzımdan bir kelime koparabilmek için bin türlü şaklabanlık yapıyorlardı ama nafile… O gün sadece bir kelime kaçırtabildiler ağzımdan ama o da yanlışlıkla, o yüzden sayılmaz.
Hayatın hiçbir alanında kısıtlamaya gitmemeye özen gösteriyordum. Gitmem gereken her yere gidiyor, görüşmem gerekenlerle görüşüyor ve yapmam gereken bütün işleri fazlasıyla yapıyordum. Aksi takdirde orucumun eksik kalacağı zannını taşıyordum. Hümeyra’yı başka türlü anlayamazdım zira.
Sessizliğin derinliğini, rengini, tınısını, müzikalitesini, mavi sularda gezerkenki güveni ve içimdeki ferahlatıcı huzuru fark etmem için çok zaman geçmedi. Bir haftanın sonunda “sözlere gem vurmak” fıtrat haline gelivermişti.
Susmak, kendime yaklaştırdı beni. Kalbime, ruhuma derinlik kattı. Kendi içimde okyanuslar kadar derin ve sessiz bir yolculuğa çıktım. Anahtar deliğinden bir odanın içini görmeye çalışmak veya bir perde aralığından baharı seyretmek mesabesindeki konuşmayı bırakıp sözlerin zehrini içime akıttığımda; odanın içine girdim, baharı tüm güzellikleriyle bir gül bahçesinde yaşadım.
Sekizinci günün sabahında güneşin parlak ışıklarını cömertçe yeryüzüne gönderdiği hengâmede gazetenin sayfalarını çevirirken gözüme takılan taziye ilanı “söz orucu”mu kesintiye uğrattı. Gönül dostumun babasının vefatı; bu zamana kadar hiç açmadığım cep telefonunu elime aldırdı gayr-ı ihtiyarî. Z harfine gelip ismi buldum ve aradım. Bir dakika kadar iradî olarak konuştum. Bu; ilk ve son sözlerim oldu “söz orucu”m boyunca.
Hayatı boyunca hiç konuşamamış, kendi sesini duymamış biriyle benim yaptığım tabi ki aynı değildi. Hümeyra hiç konuşamamış bir kızdı. Onun çektiği acıyı ve yaşadığı hazzı hiçbir zaman anlayamayacaktım; bunun farkındaydım. Hümeyra ise; susmak ve konuşmak arasındaki ince çizgide dolaşamayacak ve aradaki farkı benim kadar anlayamayacaktı hiçbir zaman. Kese savaşlarını biz onun yerine de yapıyorduk. O hep sükûnet ve huzur içinde yaşayacaktı.
Ben de Hümeyra gibi teknolojiyi kullandım bu zaman zarfında. Cep telefonumun mesajlar kısmına “Konuşamayan bir kızı kısmen de olsa anlamak için söz orucundayım!” yazdım. Mesajı okuyanların yüz ifadelerini görmenizi çok isterdim. Şaşıranlar, gülümseyenler, delidir ne yapsa yeridir diyenler ve elbette böyle bir işe teşebbüs ettiğim için beni tebrik edenler… Çok zor ama güzel bir iş yaptığımı söyleyenler çoğunluktaydı.
İşaret dilim epeyce gelişti. Sözle anlatacaklarımın tamamını işaret diline dökebiliyordum. Beni hayrette bırakan ise; insanların beni konuşurkenkinden daha kolay anlamaları oldu. Aslında biz birbirimizi anlamak için çaba sarf etmiyormuşuz meğer. Nafile dökmüşüm ağzımdaki çakıl taşlarını meydana. Konuşmak elbette büyük bir nimet; bunu inkar edecek değilim ama “sözsüzlük”teki derinlik ve huzur “sözde” yok. Mahalle bakkalı, arkadaşlarım, çocuklarım, eşim ve irtibatta olduğum herkes; beni kesinlikle daha kolay, iyi ve doğru anlıyordu çünkü anlayabilmek için uğraşıyorlardı.
Bir dostumun yurtdışından geleceğini öğrendiğimde onunla konuşmak için değil; sadece yüzünü görmek için havalimanının yolunu tuttum öğlen saatlerinde. Nerede, hangi saatte olacağını telefonda söyledi ama ben konuşmadım. Sadece dinledim. Mesaj yazıyordum hep.
Havalimanına giderken metroda tam karşımda oturan yaşlı, saçları ve sakalları kırlaşmış bir adam; yanındaki gence memleket meseleleri ve çözümleri üzerine sıkı bir nasihat veriyordu. Ben hep tebessüm ediyordum. Genç inince yaşlı adam yüzünü bana döndü ve kalan kısmı ben dinledim. Cevap vermem gerektiğinde elimle işaret ederek konuşamadığımı ifade ettim. Bir süre konuştuktan sonra inerken elini uzatıp tokalaştı ve acıyan, merhamet dolu gözler ve yüz ifadesiyle “Allah şifa versin kardeşim!” dedi ve şehrin uğultusunda kalabalığa karıştı. Oysa ben içimden konuşanlara acıyordum. Cepten yiyorlardı ama farkında değillerdi.
Havalimanında sevgili dostumla kucaklaştık. O söyledi ben dinledim. Tebessüm ettim daha çok. Nağmeler gönülden gönüle aktı. Söze ne hacet! Yola saldım onu ve kendime döndüm.
Konuşma günüm yaklaştıkça endişeleniyordum. Zira susmak iyi gelmişti kalbime. Ramazanda oruç tuttuğum havaya da girmiştim. Bir şeyler atıştıracağım zaman oruçlu olduğum zannına kapılıyor, yemekte tereddüt ediyor, neden sonra sadece söz orucunda olduğum aklıma geliyor ve yiyordum.
O gün geldiğinde orucuma nasıl kıyıp da konuşacaktım. Konuşmayı, söze bulaşmayı, ağzımdaki çakıl taşlarını ortalığa dökmeyi, kese savaşlarına girmeyi, sözün zehrini başka gönüllere akıtmayı, sözlerin esaret ve prangası altına girmeyi; hiç mi hiç istemiyordum. Beni tuhaf bir telaş sarmıştı.
“Sözsüzlük” ne güzel!
Kimsenin gıybetini yapmıyordum. Sözlerle gönül penceresinin camlarını paramparça etmiyordum. Zehirli okları gönüllere saplamıyordum. En önemlisi de ruhumu paçavraya çevirmiyordum gereksiz sözlerle…
Söz oklarının esaretinden kurtulup içimde huzuru yakalamanın hazzıyla yaşadım on yedi gün. On yedi altın gün. Gümüşleri başkasına verdim. Konuşmanın kırmızısından vazgeçip sessizliğin maviliğinde kayboldum. Ben böyle kalmaya razıydım.
“İnsan sustukça kendine yaklaşıyordu, akıp giden nehirde çakıl taşlarıydı sözcükler ve ben suya durmuşken “sözde”yim şimdi! “Sözde” insanım şimdi! Özün gölgesine düştüm, yüküm ağır çünkü dipteyim, azaltmalı ne kadar çok şey varsa akabilmek için, işte görüyorum yanı başımda su öylece akıyor… Ama ben takılıyorum, ağırlığım dizginliyor hızımı daha söylenecek ne çok şey var ama sözler çürütüyor hakikati…Ve susmak…Büyülü zamanlar diyelim !”
Sözdeyim yine! İlk sözüm dua oldu. Sonra sevdiğimi söyledim çocuklarıma ayaklarım titreyerek. Titredim zira dilimle büyüttüğüm bir çocuğu “söz orucu”mu tamamlamıştım. İlk sözle ayaklarımda başlayan dermansızlık kalbime kadar geliyor. Oradan gözlerime çıkıyor. Yaşlar, kaybettiğim “sözsüzlük zamanları” m için akmak istiyor ama dilimi dudağımı ısırıyorum. Kayıplarıma hayıflanıyorum. Dilime sitem ediyorum ama nafile… Sözlerle eksilmeye devam ediyorum. Ruhumdaki inci-mercanları saçıp savuruyorum çöplüğe sözlerle…
Sesim yabancı kulağıma… Zamanla alışırım… Ruhum daha yakın şimdi bana.
| Mükemmel | ![]() 15 (28%) |
| Hoş | ![]() 20 (37%) |
| Fena değil | ![]() 8 (15%) |
| Isınamadım | ![]() 5 (9%) |
| Kötü | ![]() 5 (9%) |
| Toplam oy: 48 | |