Semra TOPÇU
Yedi kapının, yedisini de çalardım sırayla. Her birinin adı vardı. Ahşaptandılar, tokmakları da yoktu. Kim bilir kaç el dokunmuştu onlara, kim bilir kaç kişi geçmişti eşiğinden. Ad gelen Yedi dönence. Dönenip durduğum eşikler. Her eşikte başka başka anlamlar. Ben mi anlamlandırırdım, yoksa anlamları belli miydi bilemedim. Biri bitmeden diğerine geçemezdim. Oysa bazen, öyle sabırsız zamanlarımda, sıra birden beşinci kapıya gelsin isterdim.
Küçücüktüm, öyle küçüktüm ki saçlarımı annem tarardı. Uzundu saçlarım. Kemik tarağı tastaki suya batırıp, kafamın derisini yüzerek tarardı hem de. Taraklı voyvoda gibiydi annem. Çıtım çıkmazdı. Kafamı sağa sola çekeledikçe, serseme dönerdim. Her kapı yeni bir tarak töreniydi. Annem, elinde işkence aletiyle cama çıkıp, haydi okul zamanı dediğinde, kaçacak delik arardım. Ruhum oyuna düşerdi, suretim sınıfa.
Yedi kapı, yedi düzen. Hem önceydiler hem sonra. Önceler, sonralar kumbaramda birikirlerdi. Biriktikçe büyürdüm. İstiklal Marşıyla açılan kapım, göndere çekilen bayrakla özgürlüğümü getirirdi. Belki de o zamanlardan sevmeye başladım beşinci kapıyı. Adı Cuma. Evet, Cuma özgürlük demekti. Belki de ondan sevdim.
Ahşap, üç katlı eski bir evde, dedem, anneannem, başka şehirde üniversite de okuyan dayımla hep birlikte yaşardık. Dedem o gün geldiğinde özene bezene tıraşını olur, tertemiz giyinir, tatlı bir telaşla Cuma namazına hazırlanır, ilahi çağrıyı duyunca alelacele evden çıkardı. Onun yüzündeki aydınlık bana huzur verirdi. Cuma huzur da demekti. Belki de ondan sevdim cumayı
Dayım Cuma akşamlarından eve gelirdi. Annem, anneannem en güzel yemekleri hazırlardı. Akşam sofrasında kocaman bir aile olurduk. Babamla dayım, daha sonra ikinci kattaki misafir odasına çekilir, küçük çilingir sofrasında meşk ederdi. İlk duble de başlardı babam, ‘’benzemez kimse sana / tavrına kurban olayım / bakışından süzülen işvene hayran olayım’’ bu şarkıyı söylerken gözü annemde olurdu. Annemin, tarağı elinden bıraktığı anlarda daha sevimli olduğunu düşünürdüm. Babamın şarkı aralarında dayım, Atilla İlhan’ın dizeleriyle ‘’Sen, eğer yine İstanbul’san / eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim / ulan yine sen kazandın / Sen kazandın ben yenildim / Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar / yine emrindeyim’’ diyordu İstanbul’a. Onun bu İstanbul aşkı, belki de günlüğünde okuduğum Feraye’ydi.
Büyüdüm sonra, annem tarağı elinden bıraktı, uzaklara gitti. Voyvoda’mı özler oldum zamanla. Dokunsaydı annem, keşke o dokunsaydı.
Yedi kapı, yedi dönence. Hepimiz dönenir, aynı kapıda buluşurduk. Özgürlüktü, huzurdu, meşkti, aşktı, kavuşmaktı öncesinde. Bazen de uğurlamaktı. Annemi uğurladığımız gibi.